"Bazı ruhlar, sıradan bir hayat sürmek için değil, çağların vicdanına imza atmak, bir milletin kaderine ışık tutmak için doğar."
UŞAK'IN KADER YAZISI
Uşak topraklarının fedakârlıkla yoğrulmuş ruhuydu o. Doğduğu şehir olan Uşak’ta, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdıracak bir erdemle yaşadı. Adı Şeref Tuncer’di; ismi gibi şerefli bir davanın bayraktarlığını üstlenmiş, inancını canından üstün tutan bir Türk Milliyetçisi Ülkücüydü. O, 1979 yılının o çalkantılı günlerinde, ülkesinin geleceği için her türlü fedakârlığa hazır olduğunu duruşuyla ilan eden neslin sembolüydü.
SESSİZLİKTEKİ YEMİN VE ADANMIŞLIK
Onun hayatı, basit bir unvanla, bir meslekle tarif edilemeyecek kadar yüce bir yemine adanmıştı. Kayıtlar onun ne iş yaptığını, hangi sıfatı taşıdığını yazmaz; zira o, sıradanlığın ötesinde, doğrudan vatanın ta kendisi için çalışıyordu.
Olay gününün detayları, hangi anda, hangi karanlık elin onu hedef aldığı bilgisi metinlerde eksiktir. Fakat bu bilinmezlik, kahramanlığının büyüklüğünü gösterir: Şeref Tuncer, bir plan ya da hesap yapmadan, sadece inancının zorunlu kıldığı o kutsal vazifeye, korkusuzca yürüdü. O, her an tehlikenin kol gezdiği o puslu çağda, karanlığın üzerine tereddütsüz yürüyen, son adımı bilinmezlik olsa dahi geri dönmeyen bir yiğitti.
IŞIK MAHALLESİ'NDE VURULAN YÜREK
Takvim yaprakları, hayatını adadığı mücadeleyi kana bulayacak o kara güne çevrildi. Uşak’ın Işık Mahallesi’nde, adı ‘ışık’ olan bu yerde, hainlik kol geziyordu. Bilinmeyen bir anda, kurulan bir pusu, kararlılığı asla sarsılamayan bu ülkücü yiğidi hedef aldı.
Şeref Tuncer, mücadelesi uğruna en ağır bedeli ödedi. O yiğit yürek, vatanın bölünmezliği için atarken, kalleş kurşunlarla sarsıldı, ağır yaralı şekilde yere düştü. Kanı, uğruna canını verdiği Uşak toprağına, bir tohum gibi ekildi.
SON NEFESİN DESTANI: 05 HAZİRAN 1979
Ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede, hayata tutunması için devasa bir mücadele başladı. Doktorlar ve sevdikleri, onun yaşaması için bütün çabayı, bütün imkanları seferber etti. Onun direnci, adanmışlığının son şahidiydi. Ancak Şeref Tuncer’in ruhu, dünyevi bir hayat için değil, şehitliğin sonsuz makamına yükselmek için yaratılmıştı.
Bütün insani çabalara rağmen, ecel, onu kutsal bir mertebeye çağırdı. Takvimler 05 Haziran 1979’u gösterdiğinde, Şeref Tuncer, gençliğinin bütün umutlarını, duruşunun bütün cesaretini milletinin vicdanına emanet ederek son nefesini verdi ve ebediyete intikal etti. O, sadece bir can vermedi; milletinin destanına, fedakârlığın en büyük örneğini yazdı.
"Kahramanlar ölmez. Onlar, tarihin satır aralarında değil, milletin destanlaşmış hafızasında, sonsuzluğun şerefli sancağını taşıyarak yaşamaya devam ederler."