"Bazılarının hayatı kısa sürer; ancak o kısacık yaşam, çağları aşan bir yeminle mühürlenir. Onlar yürürken, sadece toprağı değil, geleceği de adımlarlar."
KİMLİĞİ VE MİRASI
Adı, bir duruşun simgesiydi: SELÇUK DURACIK. Henüz 22 bahar görmüş bu yiğit, hayatını adadığı davanın destanını kanıyla yazdı. O, sıradan bir hayatın değil, zorlu bir göçün ve çelikleşmiş bir iradenin mirasçısıydı. Ailesi, Türk olmanın bedelini Yugoslavya’daki baskılarla ödemiş, vatan hasretiyle Manisa’nın Turgutlu ilçesine sığınmıştı. Selçuk, daha doğmadan ruhuna işlenen bu zorlu mirası, gençlik yıllarında omuzlamış, vatan aşkını ekmeğinden üstün tutmuştu.
EKMEK VE İDEAL ARASINDAKİ YEMİN
Mesleği seyyar satıcılıktı; alnının teriyle, memleketinin sokaklarında rızkını kazanıyordu. Ancak elindeki ekmek tezgahı, onun yüreğindeki büyük ideale engel değildi. O, davasına adanmış bir Ülkücüydü. Bu adanmışlık, daha önce defalarca zindan kapılarını aralamasına, tutuklanıp bırakılmasına neden olmuştu. Ülkücü mücadelenin ateş çemberinden geçmiş, her seferinde daha da bilenmişti.
KAHRAMANIN SON ADIMI
O günlerde, dar bir sistemin baskısı altında aranıyordu. Her an gizlenebilir, hayatını kurtarabilirdi. Ancak Selçuk Duracık, kaçmayı değil, yüzleşmeyi seçti. O, teslimiyetin utancına değil, davanın onuruna yürüdü. Kazandığı her kuruşun kaynağı olan ekmek tezgahını bıraktı; rızkını ve canını bir kenara koyarak, kendi isteğiyle gidip polise teslim oldu. Bu, bir firarinin sığınması değil, bir kahramanın tehlikeye doğru attığı tereddütsüz adımdı. O biliyordu ki, vicdanın rahatlığı, bedenin hürriyetinden çok daha kıymetliydi.
KADER ARKADAŞLIĞI VE ZULÜM GÜNLERİ
Selçuk Duracık’ın teslim oluşundan kısa bir süre sonra, 12 Eylül 1980 darbesi ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Adalet, yerini vicdansızlığa bırakmış, delilsiz kararlar yağmaya başlamıştı. Tutukluluk günlerinde, Halil Esendağ ile kader arkadaşı oldu. İki ülküdaş, karanlık dehlizlerde birleşen bir direnişin sembolü haline geldiler.
Sorgu odalarında, insanlık dışı muamele ve işkence en ağır haliyle uygulandı. Gayeleri, zorla kabul ettirilmeye çalışılan yalan suçlardı. İradelerini kırmak için uygulanan bu zulüm, onların fiziki çöküşünden ibaret değildi; bir davanın ruhunu esir alma girişimiydi. Ancak işkenceler, idam edilmelerine sadece iki gün kala dahi sürerken, bu iki ülküdaşın ruhunu teslim alamadı. Onlar, ateşin içinde yürüyen iki meşaleydi.
HAKİKATİN VURULMASI: 05 HAZİRAN 1983
Darbeci sistemin adaletsiz mahkemeleri, hiçbir vicdani sese kulak vermeden nihai hükmü verdi: İdam. Yargıtay, üstünkörü bir incelemeyle, genç hayatların üzerindeki bu kararı tereddütsüz onayladı. Bürokratik hız, zulmün ne denli acımasız olabileceğini gösteriyordu.
Ve o karanlık gün geldi. 05 Haziran 1983 sabahının erken saatleri, İzmir semalarında bir yıldızın kayboluşuna tanıklık etti. Seyyar satıcılıktan gelip, adanmışlığıyla devleşen bu genç kahraman, davası uğruna, o karanlık sehpada şehadet mertebesine ulaştı. 22 yıllık kısa ömrü, Türk Milliyetçiliği tarihine unutulmaz bir fedakârlık belgesi olarak kazındı.
"Onlar, seyyar satıcının cılız tezgahını, tüm ulusun namusunu taşıyan bir kalkan gibi bıraktılar. Bir kahramanlık destanının ne zaman biteceği önemli değildir; önemli olan, o destanın hangi bedelle ve hangi kararlılıkla yazıldığıdır."