"Bazı ruhlar, yirmi bir yıllık ömürlerine bin yıllık bir davanın aşkını sığdırır. Onların vedası bir bitiş değil, toprağa düşen ebedi bir yemindir."
YİRMİ BİR YAŞINDAKİ DEV
(KİMLİĞİ VE İDEALLERİ)
Manisa’nın Saruhanlı Kazası’na bağlı Gözlet Köyü’nde bir yiğit doğdu: Halil Esendağ. O, sadece bir köyün evladı değil, inançlarının ve ülkesinin sarsılmaz savunucusu olacaktı. Hayatının baharındaydı; 21 yaşında, henüz hayatı kucaklayan bir genç, bir öğrenciydi. Fakat o, sınıfların ötesinde, Türk-İslam Ülküsü adı verilen kutsal bir davaya gönlünü adamıştı. Evliydi, bir yuvayı ısıtan baba sıcaklığını taşıyordu. O, kurmayı hayal ettiği geleceği bırakıp, milletinin geleceği için ateş çemberine yürüyecekti.
ADANMIŞLIĞIN BEDELİ
(ARANIŞ VE TESLİMİYET)
Halil Esendağ, inancını eyleme dökenlerdendi. Ülkücü hareketin yılmaz bir neferi olarak, karanlık günlerin karmaşasında bir takım olaylara karıştığı gerekçesiyle aranır oldu. Bu yolculukta yalnız değildi; ülküdaşı Selçuk Duracık da aynı kaderi, aynı onurlu takibatı yaşıyordu. Ve nihayet, o karanlık an geldi çattı. Kahramanlar yakalandı. Halil ve Selçuk, sadece tutuklanmakla kalmadılar; adaletin yerini zulmün ve işkencenin aldığı amansız bir sürecin içine itilmiş oldular.
DARBENİN KARANLIĞI VE KAHRAMANIN DİRENİŞİ
(OLAYLARIN GELİŞİMİ VE İŞKENCE SÜRECİ)
Onların tutuklanmasından kısa bir süre sonra, 12 Eylül 1980 darbesinin gölgesi ülkenin üzerine çöktü. Darbeci sistem, vicdanı rafa kaldırmış, adaleti ayaklar altına almıştı. Mahkemeler, yeterli delile bakmaksızın, zulümle ve haksızlıkla hükmediyordu. Halil Esendağ ve ülküdaşı, sorgu odalarında en ağır işkencelere tabi tutuldu. Onların fiziksel acısı, ruhlarının çelikten iradesini kıramadı. Zulüm, öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kahramanlarımızın idam edilmelerine sadece iki gün kala dahi bu acımasız işkenceler devam etti.
Onlardan istenen, zorla kabullenmeleri gereken suçlardı. Onların adanmışlığını kırmak isteyen sistem, o kadar ileri gitmişti ki, idamlarından iki gün önce basında idam edildiklerine dair yalan haberler dahi yayınlanmıştı. Bu, sadece bir bedenin değil, bir ruhun ve davanın yok edilme çabasıydı. Fakat onlar, o zindanlarda dahi, inançlarının bayrağını yere düşürmediler.
ZULMÜN SON SÖZÜ
(İDAM KARARI VE ONURUN TESCİLİ)
Darbeci sistemin mahkemelerinde görülen o adaletsiz yargılama, Halil Esendağ ve Selçuk Duracık için en ağır cezayı, idamı getirdi. Adalet arayışında son kapı olan Yargıtay dahi, dosyaya sadece üstünkörü bir göz attı ve bu vicdansız kararı onayladı. Hukukun sustuğu, cesaretin konuştuğu o son an gelmişti.
5 Haziran 1983 Pazar sabahı, İzmir’de şafak sökerken, henüz 21 yaşında, evli ve çocuk babası olan Halil Esendağ’ın hayatı son buldu. O, inandığı değerler uğruna darağacına yürüdü. Mesleği öğrenciydi; ancak son eylemiyle tüm gençliğe, tüm millete ders veren bir kahramanlık timsali oldu. Halil Esendağ’ın bedeni düştü; ancak ismi, zulmün ipini boynuna takmak zorunda kalanların değil, davası için ailesini, gençliğini feda edenlerin ebedi listesine yazıldı.
"O, celladın ipiyle değil, gönül verdiği davanın nuruyla anıldı. Adı, vicdanın sustuğu yerde, adaletin ebedi sesidir."