"Hayatlar kısa olabilir, ancak uğruna dökülen kan ve verilen sözler ebedidir. 12 yaş, bir destanı başlatmak için yeterli bir yaştır."
KİMLİĞİ VE İDEALİST DURUŞU
O, henüz hayatının baharında, geleceği kucaklamaya hazırlanan bir filizdi. Adı Ömer Duymaç. Takvimler, onun narin omuzlarına yüklediği davayı kayda geçerken, adının yanına şanlı bir unvan ekledi: TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜLKÜCÜ ŞEHİT.
Aslen Giresun ilimizin Çamoluk ilçesine bağlı Kurukol mahallesinden kopup gelmiş, İstanbul'un kalabalık sokaklarında adanmış bir ruh taşıyordu. Henüz ortaokul sıralarını dolduracak kadar gençti, sadece 12 yaşındaydı. Şişli Çağlayan mahallesinde, Meral sokakta ikamet eden bu idealist öğrenci, farkında olmadan, bir milletin vicdanına yazılacak en acı ve en onurlu hikayenin başkahramanı olmaya hazırlanıyordu.
İSTANBUL’DA BİR SABAH VAKTİ
Takvim yaprakları 05 Haziran 1980 Perşembe gününü gösteriyordu. İstanbul, günün olağan telaşına uyanırken, Ömer, her sabah yaptığı gibi, babası Tunç Duymaç ve arkadaşlarıyla birlikte okuluna doğru yola çıkmıştı. Bu, hayatın en masum ve en rutin anlarından biriydi. Saat sabah 08.00 sularında, masumiyetin hüküm sürdüğü bu kısa yolculuk, karanlık bir nefretin hazırladığı son pusuya doğru ilerliyordu.
Ömer, ders kitaplarını taşıyan çantası ve o yaşın getirdiği umutla otomobile binmişti. Zira onun tek suçu, fikri ne olursa olsun, vatanına inanmış bir Türk Milliyetçisinin evladı olarak, onurla okuluna gitmekti.
O KARANLIK GÜN VE KIZIL KURŞUNLAR
Ancak o kader sabahı, komünist militanlar tarafından planlanan hain bir tuzak, İstanbul’un sokaklarında kanlı bir leke bıraktı. Hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği bir vahşetle, içinde bir babanın ve 12 yaşındaki oğlunun bulunduğu otomobil, gözü dönmüş bir öfkeyle yaylım ateşine tutuldu.
O karanlık an, sadece bir saldırı değil, bir ideolojinin en saf geleceğe yöneltilmiş kılıcıydı. Henüz 12 yaşındaki Ömer’in filizlenmiş hayatı, hedef gözetmeksizin yağan kızıl kurşunlara hedef oldu. O kurşunlar, sadece bir bedeni değil, Türk Milleti’nin idealist ruhunu hedef almıştı.
BABASIYLA OMUZ OMUZA ŞEHADET
Ömer Duymaç, korkunun gölgesine sığınmak yerine, uğruna yürüdüğü yolda en büyük fedakarlığı yaparak şehadete erdi. O, bu destansı yolda yalnız değildi. Yanı başında, hayatı ve idealleri birlikte paylaştığı babası Tunç Duymaç da aynı alçak saldırıda şehit oldu. Baba ve oğul, aynı anda, aynı davaya adanmışlık yeminiyle, ebediyete intikal ettiler.
Olayda bulunan arkadaşları Mete Özalp ise ağır yara almış, diğer iki arkadaşı da vücutlarının çeşitli yerlerinden yaralanarak hayatta kalmışlardı; ancak bu iki şehidin hatırası, onların yüreğinde dinmeyen bir sızı olarak kalacaktı.
Ömer Duymaç ve babası Tunç Duymaç’ın cenazeleri, kahramanlıkları ve tarifsiz acıları ile Feriköy Mezarlığı’nın toprağına, vatanın ebedi bekçileri olarak emanet edildi. Onlar, en genç yaşta, en ağır bedeli ödeyen kahramanlar silsilesinin onurlu bir parçası oldular.
"Neferler ölür, ancak geride bıraktıkları adanmışlık, 12 yaşındaki bir çocuğun bile koca bir milletin kaderini sırtlayabileceğini ebediyete haykırır."