"Bazı ruhlar, yirmi yıla sığmayacak kadar büyük bir davayı omuzlar ve omuzladığı yük, onlara ebedi bir isim verir."
BİR YİĞİDİN KİMLİĞİ VE YÜREK ADANMIŞLIĞI
Adana’nın sarsılmaz toprağında doğdu. Adı Murat Nama. Henüz yirmi bahar görmüş, fidan çağında bir ülkücüydü. Yaşının getirdiği tüm o heyecana ve saflığa rağmen, hayatın ağır yükünü erkenden sırtlanmıştı. Gündüzleri, ailesinin onuruna katkı sunmak için çeşitli işlerde alın teri dökerken; akşamları ise geleceğini aydınlatma gayesiyle Akşam Lisesi’nin sıralarına oturuyordu.
Kanal Mahallesinde ikamet eden bu genç, sadece kendisi için değil, milleti için yaşayan bir idealin fedaisiydi. O, karanlığın üzerine yürüyenlerin saflarında, sessiz bir adanmışlıkla, inancının sancağını taşıyordu.
KAN VE İHANET GÖLGESİNDEKİ ŞEHİR: ADANA 1979
1979 yılı, Adana için sadece bir takvim yaprağı değil, bir ihanetin ve katliamın destanlaştığı kara bir dönemdi. Şehir, adalet ve zulüm arasında keskin bir cepheye dönüşmüştü. O günlerde Adana Emniyet Müdürü olan Cevat Yurdakul’un, devrimci solcu-komünist militanları koruyup-kollaması ve onların kanlı eylemlerine göz yumması, ülkücü gençliğin üzerine bir kâbus gibi çökmüştü.
Murat Nama ve ülküdaşları, sadece düşmanla değil, aynı zamanda devletin içine sızmış olan düzmece bir düzenle de mücadele ediyordu. Bir yandan katliamlar yaşanırken, diğer yandan düzmece delillerle suçlanan ülkücüler, en ağır işkencelere tabi tutuluyor, zindanlara atılıyordu. Bu ateş çemberinde, Murat Nama’nın duruşu, inancından zerre taviz vermeyen bir kararlılığın timsaliydi.
SON YÜRÜYÜŞ: 04 HAZİRAN 1979
Tarih 04 Haziran 1979’u gösterdiğinde, Murat Nama, her zamanki gibi, Kanal Mahallesi’ndeki evine doğru yürüyordu. Bu, onun neferliğini yaptığı davanın son yürüyüşü olacaktı.
Komünist militanlar, pusuda bekleyen gölgeler gibi, ona karşı silahlarını çektiler. Silahlı saldırı neticesinde, ülküdaşımız ağır yara almış, ancak ruhu henüz teslim olmamıştı. O an, Murat Nama, sadece bir birey değil, bütün bir inancın son direnişiydi.
BİR KAHRAMANIN ŞEHADETİ VE EŞSİZ FEDAKÂRLIĞI
Düşman, yaranın büyüklüğüne rağmen düşmeyen bu yiğidin iradesi karşısında dehşete düştü. Onu silahla susturamayanlar, alçaklığın en şiddetli, en vahşi yöntemine başvurdu.
Ağır yaralı halde yerde yatarken, yanına gelen komünist militanlar, akıl almaz bir kin ve gaddarlıkla, onun kafasını taşla ezmek suretiyle şehit ettiler. Bu, sadece bir cinayet değil; adalete, haysiyete ve Türk milliyetçiliğine karşı işlenmiş, insanlık vicdanını kanatan son darbeydi.
Fakat o an, düşmanın vahşeti ne kadar büyük olursa olsun, Murat Nama’nın ruhu o bedenden, o ideallerden ayrılmadı. Yirmi yaşındaki bir fidanın, inancı uğruna taşla ezilmeyi göze alan fedakârlığı, Adana tarihine utanç değil, şeref olarak yazıldı.
Murat Nama’nın tertemiz cenazesi, Adana Asri Mezarlığı'nda, vatan toprağına, davasına adadığı bu kutsal topraklara emanet edildi.
"O taş, sadece bir bedeni değil, zalimliğin utancını da ebediyete kazıyan bir mühür oldu. Şehit Murat Nama, yirmi yaşında, ebedi bir destana imza attı."