"Bazılarının ömrü, bir destanın sadece giriş cümlesidir; fakat o cümlenin ağırlığı, koca bir tarihin yükünü taşır. Yusuf, o ağırlıktı."
I. IĞDIR’DAN DOĞAN YILDIZ VE ADANMIŞLIĞIN AHDI
Iğdır’ın bereketli topraklarında, şanlı bir kaderin ilk ışıklarıyla doğmuştu: Yusuf Kaya. Henüz 17 yaşındaydı. Yaşının gençliği, vatanına duyduğu aşkın ve milletine hizmet etme arzusunun büyüklüğünü asla gizleyemezdi. Lise eğitimini takdirname ile taçlandırarak sadece zekâsını değil, karakterindeki üstünlüğü de ispatlamıştı. Zira O’nun kalbi, sadece öğrenci olmakla yetinmeyecekti; O, şanlı tarihin derinliklerinden gelen bir sesle çağrılmıştı.
Hayali subay olmaktı; Türk Ordusu’nun şerefli saflarında, milletine hizmet etmek. Bu büyük yolda, Harp Okulu imtihanlarına girdi ve binlerce aday arasından sıyrılarak, o kutsal kapıyı açan sayılı isimlerden biri oldu. Yusuf, başarının zirvesindeydi. Bu kutlu zaferi paylaşmak üzere, ağabeyinin davetiyle, üç aylık turist vizesiyle binlerce kilometre öteye, Almanya’nın Hamburg şehrine ayak bastı.
Oraya misafir olarak gitse de, ruhu asla yalnız kalmadı. Hamburg Ülkü Ocağı’nda ağabeyi vasıtasıyla tanıştığı Ülküdaşları, gurbet toprağını bir sığınak değil, bir cephe karargâhı gibi çevreliyordu.
II. GURBETTEKİ KARARGAH VE HASTANEDE TUTULAN NÖBET
Yusuf, sadece gezmeye gelmiş bir turist değildi; o, nereye giderse gitsin, davasının bekçisiydi. Türkiye’den uzakta olmasına rağmen, memleketin çetin mücadelesini burada da omuzluyordu.
O karanlık günün öncesinde, bir Ülküdaşının hastane yatağının başında sabaha kadar nöbet tutmuştu. Düşmanlığın bu kadar kör ve pervasız olduğu bir dönemde, komünist militanların hastanede bile bir yaralıyı öldürme ihtimali vardı. Bu sebeple, Yusuf gönüllü ve isteyerek, bir dakika bile yalnız bırakılmaması gereken o kutsal nöbete koşmuştu.
Vücudu uykusuzluktan yorgun, ruhu ise adanmışlıkla dinçti. İşte tam da bu fedakârlığın ardından, kendisi için kurulmuş hain tuzağın ortasına düştü.
III. ÇELİK YAY GİBİ GERİLEN BİR KAHRAMAN
Yusuf’un karşısında aniden genç bir şahıs belirdi ve sinsi bir emir verdi: "Ayağa kalk ve hemen dışarı çık."
Başlangıçta şaşkınlık içinde olsa da, durumu çabucak kavradı. O, bir öğrenciydi, ama aynı zamanda bir asker adayıydı. Baskıya ve tehdide boyun eğmeyecekti. Yumruklarını sıktı, yerinden kalktı ve karşısındakine, bir kahramanın yüreğinden kopan o hür sesi fırlattı: “Defol lan!”
Masasındaki birkaç Türk, derhal Yusuf’un yanına koştu. Onu yalvarırcasına uyardılar: “Aman kardeşim, bunlar sana kötülük edecekler. Sakın dışarı çıkma, kalabalık gelmişlerdir!”
Ancak Yusuf’un bütün vücudu, tehdit karşısında geri adım atmayan bir çelik yay gibi gerilmişti. Dışarıdaki düşman defalarca geri dönüyor, onu tehditlerle dışarı çağırıyordu. Kapının önünde kendisini gözeten birkaç kişi daha vardı.
O an, tarihin en keskin kararı Yusuf’un zihninde yankılandı. Şöyle düşündü: "Bunlar beni dövdüklerinde ellerine ne geçecek, ne değişecek?" O biliyordu ki, mesele sadece dayak yemek değildi; mesele, gurbet toprağında bile olsa, davanın izzetini ve boyun eğmezliğini korumaktı. Dövülse de, eğilmeyecekti. Ve eğilmektense, şerefiyle çarpışmayı seçti.
IV. SON SAVAŞ VE EBEDİ KOMUTANLIK
Ani bir kararla, kaderine doğru yürüdü. Hızla kapıya yöneldi. Daha dışarı ilk adımını atar atmaz, kuduz köpekler gibi üzerine saldırdılar.
Yusuf, yamandı. O, Harp Okulu’nu kazanmış, çelik gibi sinirlere sahip bir gençti. Tuttuğunu yıkıyor, vurduğunu yere deviriyordu. O, bir kişiydi; karşısındakiler ise alçakça bir sürü. Hepsi birden tepesine çullanınca, artık baş edemez hale geldi ve ayağı kayıp yere düştü.
Yerden kalkmaya çabalarken, komünist militanlardan biri belindeki alçak silahı çıkardı ve o gencecik bedene kurşun yağdırmaya başladı. Tam beş kurşun isabet etti. Yusuf, al kanlara boyanarak, boylu boyunca oracığa seriliverdi.
Mc. Donald’ın önü bir anda boşaldı. Komünist katiller süratle kaçtı. O kahraman, kaldırımın üstünde öylece kalakaldı. Uzun süren bir yarım saat boyunca ne polis ne de cesaret eden bir sivil yaklaştı. Nihayet yakındaki bir hastaneye kaldırıldığında, Ottmarschen Hastanesi’nde yapılan ilk müdahale ile komaya girmişti.
Şahadet şerbetini içeceği o kutlu tarih olan 3 Haziran’a kadar, komadan bir an bile çıkmadı. O, bu dünyadaki son nefesini, rüyasında görmeyi arzuladığı sancağı düşünerek verdi.
V. IĞDIR’IN GÖĞÜNDEN İNEN RAHMET
Gurbette şehit düşen bir yiğidin cenazesi bile, bir mücadele konusuydu. Günlerce morgda bekleyen Yusuf’un tabutu, nihayet büyük bir merasimle Hamburg’dan yola çıktı. Ankara’ya, oradan da Erzurum’a ulaştı. Erzurum Ülkü Ocakları mensupları, omuzlarında taşıdıkları bu kutsal emanete, ana kucağı Iğdır’a kadar otobüslerle eşlik ettiler.
Fakat düşmanlık bitmemişti. Her yerde sıkıyönetimin olduğu o günlerde, askeri, polisi ve komünisti birleşmişti; Iğdır’ın yiğit evladını şehre sokmamak için ellerinden geleni yaptılar. Sıkıyönetim görevlileri, "şehrin huzurunu bozmamak" gibi utanç verici bir gerekçeyle, cenazeyi kaçırıp gece vakti bir dağ köyünün mezarlığına gasilsiz ve namazsız defnetmeye kalktı.
Ama Iğdır, canını candan ayıramazdı. Olaydan haberdar olan bütün inançlılar, sokaklara döküldü. Binlerce kişi, bir şehidin huzursuzca defnedilmesine engel oldu. Yusuf, o gece evlerinin yakınındaki caminin teneşirliğine kondu.
Yaz sıcakları ortalığı kavururken, ilahi bir işaret tecelli etti: Hakk, şehidini rahmetiyle karşılamıştı. Sabaha kadar yağmur yağdı. O genç kahraman, ertesi gün binlerce Müslümanın dua ve tekbirleriyle, ana toprağına, ebedi uykusuna emanet edildi.
Yusuf, keskin zekâsıyla aydın bir insan olmanın zaruretini idrak etmişti; Hamburg’a gelir gelmez kütüphanelere kaydolmuştu. Vefatından sonra masasında, henüz tamamlayamadığı şu destansı şiir bulundu. O, subaylık rüyasını tamamlayamadı; ama ruhu, vatanın en yüksek rütbesine erişti: Şehitlik.
SESLENİŞ
Yarınlar bizimdir bizim olacak
Tanrının askeri milletim ancak
Gökleri süsleyen o mavi sancak
Yine Bozkurt başlarıyla süslenmelidir.
"O, sadece 17 yıllık bir ömür yaşadı; fakat attığı son adım, bin yıllık bir destana yetti. Yusuf Kaya, eğilmemenin ve geri çekilmemenin en yüksek rütbesidir."