"Kimi zaman kalemle, kimi zaman kurşunla yazılır kader; ama her zaman vicdanla mühürlenir vatan borcu."
YÜREĞİ İKİ CEPHEYE ADANMIŞ KAHRAMAN
O, Giresun'un yaylalarından, Tirebolu'nun sarp coğrafyasından kopup gelmiş, ancak kaderini İstanbul'un kalbine yazmış bir vatan evladıydı. Mesleği Polislikti; görevi, düzeni ve huzuru sağlamaktı. Ama bu kahramanın ruhu, sadece demirden bir disiplinle örülmemişti. O, aynı zamanda bir eğitimciydi, bir ışık kaynağıydı.
İstanbul Fatih İlçe Müdürlüğü'nde Milli Eğitim Müdür Muavini olarak idari bir ağırlık taşırken, Atikali İlk okulu sıralarında Ahlak Öğretmeni olarak da derslere giriyordu. Bir eli kanunu tutarken, diğer eli gelecek nesillerin vicdanını şekillendiriyordu. Hem devleti koruyan kalkan, hem de genç ruhlara doğruyu, dürüstlüğü ve adaleti öğreten bir rehberdi.
Kendi gibi öğretmen olan eşi Keriman Hanım'la kurduğu yuvası, Sibel Bilge ve Deniz adındaki üç evladıyla birleşince, fedakârlığının anlamı daha da büyüyordu. O, sadece bir memur değil; uğruna savaştığı, uğruna ahlak dersi verdiği bir ailenin reisiydi.
DERS VERDİĞİ SIRALAR VE DİRENDİĞİ SAVAŞ
1980 yılının karanlık ve puslu günlerinde, memleketin üzerine çöken şiddet dalgası en kutsal makamları dahi hedef alıyordu. Ancak o, görevinin kutsallığına sığınmıştı. Ne Atikali'nin masum sıralarından, ne de İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün ağır kapılarından vazgeçti. O, karanlığın ortasında dahi ışığı yaymaya devam eden, yıkıma karşı duruşuyla ders veren bir adamdı.
Her sabah, eşine ve çocuklarına vedası bir sonraki karşılaşmanın sözüydü; ama bilinci, o günün son günü olabileceğinin ihtimaliyle doluydu. O dönemde, görev başında olmak, sadece bir sorumluluk değil, hayat pahasına yapılmış bir yemin demekti.
02 HAZİRAN 1980: GÖREV BAŞINDAKİ SON VAZİFE
Tarih 02 Haziran 1980’i gösterdiğinde, İstanbul’da, İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün korunaklı duvarları ardında, her zamanki gibi görevinin başındaydı. O makam, adaletin ve devletin temsil edildiği yerdi.
Ancak o gün, vicdanlara sığmayan bir vahşet, makama tecavüz etti. Şehitliğe giden o kritik anda, devrimci solcu-komünist militanlar, görevi başındaki vatan evladının iş yerine silahlı baskın düzenledi. Bu, sadece bir saldırı değil, düzenin kendisine, masumiyetin temsilcisine, ahlakı öğretenin duruşuna yapılmış alçakça bir meydan okumaydı.
Tüm gücüyle, yüreğindeki vatan sevgisiyle karşılık verdi. O, kapısından giren hainliğe boyun eğmedi, geri adım atmadı. Açılan ateş fırtınası altında, mevzisinden ayrılmadan, makamını ve namusunu savunarak direndi. Bu çatışma, onun hayatını yazdığı son, en trajik sayfaydı.
VATANA YAZILAN KANLI MÜHÜR
Mermi yağmuru dindiğinde, o Kahraman ağır yaralanmıştı. Duruşu, tıpkı sınıflarında anlattığı ahlak gibi dik ve sarsılmazdı. Ancak yaranın ağırlığı, fedakârlığının bedeli oldu. Görevi başında, İstanbul'da, İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün ortasında, adaletin bekçisi olarak canını feda etti ve şehitlik mertebesine yükseldi.
02 Haziran 1980, onun için bir bitiş değil, geride bıraktığı ailesi, yetiştirdiği öğrenciler ve koruduğu vatan için yazılan ebedi bir başlangıçtı. O, hem kalemiyle aydınlığı gösteren öğretmen, hem de kurşunlara göğüs geren bir Polisti. O’nun vedası, bir ulusun hafızasına kazınmış, onur dolu bir destandır.
"Ne Fatih'in sınıfları onu unuttu, ne de İstanbul'un sokakları. O, sadece canını değil, yarınlara miras kalacak onuru da feda eden adamdır."