“Yüreklerindeki vatan aşkı, takvimlerdeki yaşlarından daha büyüktü.”
YÜREĞİNDE TAŞIDIĞI YEMİN
Adana’nın yiğit topraklarında filizlenen, henüz 16 baharında bir fidanın, Özcan Mertçökün’ün destanıdır bu. Doğduğu şehir olan Adana’nın, Yurt mahallesinde ikamet eden bu genç ülkücü, hayatın zorluklarına erken yaşta göğüs germişti. Gündüzün yorgunluğunu Akşam Ortaokulunun sıralarında atan, ertesi gün ise bir akrabasının yanında televizyon-radyo tamirciliğinde çalışarak helal rızkının peşinde koşan bir neferdi. O, gençliğin masumiyetini ve idealizmin çelikten iradesini aynı bedende taşıyordu. Özcan, sadece bir öğrenci ve bir zanaatkâr değildi; o, tertemiz inancıyla, geleceğin büyük davasına adanmış bir Türk milliyetçisiydi.
ADANA SEMALARINDAKİ KARA GÖLGE
Ne var ki, bu bereketli topraklar üzerinde, ideolojik düşmanlıkların en zehirli hali kol geziyordu. Tarih 1980’li yılların karanlık yüzünü gösterirken, Adana, devrimci solcu-komünist örgüt POL-DER’e mensup sözde polislerin militanca cinayetler işlediği bir kuşatma altındaydı. Hukukun ve devlet otoritesinin arkasına sığınan bu hainler, şehirde terör estiriyor, can alıyordu. Bu kirli düzene karşı duran her ülküdaş gibi, Özcan da, inanç ve cesaretiyle bu karanlığın karşısında dimdik durmayı seçmişti.
MASUMİYETİN VURULDUĞU GÜN
Takvimler, 01 Haziran 1980’i gösteriyordu. Özcan Mertçökün, Yurt mahallesinde, her zaman attığı o adımlarla geziniyordu. Gözlerinde ne bir korku ne de bir suçluluk izi vardı; çünkü o, davasına ve milletine lekesiz bir kalp ile bağlıydı. Tam da bu nedenle rahattı, bir polisle yüzleşmesini gerektirecek hiçbir durumu söz konusu değildi. Ancak pusudaki düşman, mertliği çoktan unutmuştu.
Kalleşliği meslek edinen, üniformanın onurunu ayaklar altına alan POL-DER’li militanlar, genç Özcan’ın peşine sessizce takıldı. Onlar, cesur bir erkeğin gözlerine bakarak mücadele etme onurundan yoksundu. Bir kahraman, tek başına ve masumiyetle yürürken, arkadan gelen fısıltılar değil, ihanetin soğuk kurşunları yaklaştı.
TARİHE KAZINAN SON NEFES
Ve o an geldi. 16 yaşındaki ülküdaşımıza, arkasından, en alçakça yöntemle ateş edildi. Bu, bir çatışma değildi; bu, inancına sahip çıkan pırıl pırıl bir gence kurulan kahpe bir pusu, tarihe utançla yazılan bir cinayetti.
Özcan Mertçökün, Adana’nın sokaklarında, bayrağının gölgesinde yürürken, hain ellerin uzattığı kurşunlarla şehadet mertebesine erişti. O kısacık ömründe, öğrenciliği, işçiliği ve davasına olan sarsılmaz bağlılığıyla bir abideleşti. 01 Haziran 1980, onun fani dünyadan ebedi âleme geçişinin, ülkücü hareketin şanlı destanına eklenen bir fedakârlık nişanesi oldu.
“Onun 16 yıllık kısa ömrü, büyük davaların sonsuzluğa uzanan sarsılmaz iradesi oldu.”