"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, vatan toprağına mühürlenir. Mehmet Türkkan'ın duruşu, böylesi ebedi bir yemindi."
KİMLİĞİ: ADANMIŞLIĞIN FATSA YILDIZI
Ordu’nun Fatsa ilçesinin Elma Köyü’nde, fırtınalı bir çağın ortasında doğdu Mehmet Türkkan. O, sadece bir köylü, sadece bir Fatsalı değildi; o, milletinin sarsılmaz inançlarının bir timsali, bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücü Şehitti. Yaşadığı coğrafya, fikirleri uğruna en büyük bedellerin ödendiği bir ateş çemberiydi. Mehmet Türkkan, bu karanlık günlerde dahi, inancını onurla taşıyan bir bayraktar olarak gönüllerde yer etti.
MESLEĞİ VE KUTSAL YÜKÜ: SEKİZ YÜREĞİN KAHRAMANI
Yaşı 44’e varmıştı. Omuzlarında sadece vatan sevgisinin değil, sekiz evladının ve eşinin rızkını kazanma yükü vardı. O, bir esnaftı; eli nasırlı, alın teriyle geçinen bir baba. Dükkânındaki her mesai, ailesine daha iyi bir yarın kurma mücadelesiydi. O’nun için en büyük kutsallık, hem toprağını hem de yuvasını korumaktı. Maddi kaygılardan çok, manevi değerleri ve ailesinin geleceğini düşünen bu koca yürekli adam, sadece kendi hayatının değil, sekiz küçük hayatın da kahramanıydı.
O KARANLIK GÜNE DOĞRU: SON YOLCULUK
Takvimler, 01 Haziran 1980’i gösteriyordu. Memleketin üzerindeki sis, kan kokusuyla ağırlaşmıştı. O gün, Ordu-Fatsa’nın Çamaş bucağı Şifasuyu Mevkii’ne doğru ilerliyordu. Yanında ise, geleceğe umut taşıyan iki masum can vardı: Kendi oğlu ve bir İmam Hatip Lisesi öğrencisi. Mehmet Türkkan, tehlikenin farkındaydı, ancak adanmış bir ruh, korkaklığa yer vermezdi. Bu, bir ticaret yolculuğundan çok, mukadder bir randevuya, ebediyete doğru atılan bir adımdı.
ŞEHADET VE DİRENİŞ ATEŞİ
Saatler 16.00’yı vurduğunda, kahramanlık, tarifsiz bir fedakârlıkla tanıştı. Gözü dönmüş, kana doymayan yirmi dokuz komünist militan, çelikten bir duvar gibi önlerine dikildi. Sayıları yirmi dokuza karşı sadece üç kişiydiler. Bu bir çatışma değil, bir infaz girişimiydi; alçakça ve vicdansızca kurulmuş bir pusu.
Otomatik silahlar, vicdanların sustuğu o anı mühürledi. Mehmet Türkkan, oğlunun ve o genç öğrencinin gözleri önünde, inançlarından dönmediği için kurşunlara hedef oldu. O, bedenini siper ederek, yalnızca kendi hayatını değil, savunduğu kutsal değerleri de koruyarak şehadet şerbetini içti. Yirmi dokuz vahşi gölgeye karşı, tek başına bir destan yazdı.
SON VAHŞET VE MİRAS
Ne yazık ki, düşmanın kin ve vahşeti, O’nun cansız bedeniyle doymadı. Aynı karanlık eller, şehadetinden sonra O’nun evine, en kutsal mekânına saldırdı. Kana doymayan katiller, otomatik silahlarla evi tarayarak, eşini ve çocuklarını ağır yaraladı.
Bu, Mehmet Türkkan'ın davasının ve fedakârlığının en acı ispatıydı. Düşman, O'nu susturabilirdi ama geride kalan ailesi, O'nun dimdik duruşunun ve ödediği ağır bedelin canlı tanığı oldu. Kanları toprağa karışan bu kahraman, memleketinde, sonsuzluğa uğurlandı. Mehmet Türkkan, sekiz evladına yalnızca miras değil, onurlu bir adanmışlık yemini bıraktı.
"Mehmet Türkkan'ın kanı, sadece toprağa değil; adanmışlığın sarsılmaz yeminine aktı. O, yedi iklime yayılan bir destanın başlangıcıdır."