"Bazılarının bedeni toprağa düşer, ama onların ruhu, bir milletin gökyüzünde sonsuzluğa yükselir."
ANADOLU’NUN YÜREĞİNDE DOĞAN SES
Ahmet Baş. O, sadece bir isim değildi; Niğde’nin bereketli topraklarına, Bor İlçesinin köklerine bağlı, dürüstlüğün ve sadakatin timsali bir ruhun yansımasıydı. Yüce Türk Milliyetçiliği davasına gönül vermiş bir Ülkücü, hayatını çiftçilikle sürdüren, toprağın diliyle konuşan bir Anadolu yiğidiydi. O, evli ve çocuk babasıydı; yani sadece bir ülküye değil, aynı zamanda ailesine ve yuvasına karşı da sorumluluğu olan, hayatın en temel direğiydi. Sırtında ailesinin yükü, kalbinde ise vatanın aşkıyla yaşayan bu kahraman, kaderin onu beklediği 1979 yılının o karanlık baharına dek mücadelesini sessizce sürdürdü.
BOR'DAN YÜKSELEN DURUŞ
Niğde’nin sarp coğrafyasında, Bor’dan Kemerhisar’a uzanan yollar, Ahmet Baş için sadece tarlasına giden güzergâh değil, aynı zamanda hayat mücadelesinin ta kendisiydi. O, alın teriyle kazanan, hayatı traktörünün tekerlek izlerinde okuyan bir adamdı. Ancak 1979 yılı, memleketin üzerine çöken ideolojik kinin en zehirli olduğu dönemdi. Ahmet Baş, sadece kendi işini yaparken dahi, inançları yüzünden hedef tahtasına konulmuştu. O, Anadolu’nun kalbinde yeşeren bir duruşun temsilcisiydi.
TRAKTÖRÜN ÜZERİNDEKİ İHANET
Tarih yaprakları 1979 yılının Mayıs ayını gösteriyordu. Ahmet Baş, Bor’dan Kemerhisar istikametine doğru traktörüyle ilerlerken, yolu karanlığın gölgesiyle kesildi. Silahların gölgesinde pusu kurmuş, vatan toprağına kin tohumları ekmeye çalışan üç devrimci solcu-komünist militan, onun önünü kesti. Onlar, çiftçinin traktörünü durdurabilirlerdi; ama asla onun iradesini durduramayacaklardı. Zorla traktöründen indirilen bu vatan evladı, üç kişinin karşısında yapayalnız kalmıştı.
AMANSIZ DİRENİŞ VE SON KURŞUN
O anda başlayan kavga, sadece bir boğuşma değil, bir inancın, bir duruşun destanı oldu. Ahmet Baş, sayı üstünlüğüne, tuzaklanmış bir pusuya rağmen geri adım atmadı. "Amansız bir kavga" başlamıştı. Üç düşman, yiğit Ülküdaşımızı bir türlü alt edemiyor, onun çelikleşmiş iradesini söküp alamıyordu. O, onlara gereken karşılığı, çelikten bileğiyle ve sarsılmaz ruhuyla veriyordu. Bir kişinin, üç düşmana karşı gösterdiği bu kahramanca direniş karşısında çaresiz kalan katiller, mertçe savaşmak yerine, namertliğe sığındılar: Silahlarına davrandılar.
Kurşunlar, Ahmet Baş’ın bedenini ağır yaraladı, ama ruhunu asla esir alamadı. Onu öldüğünü zannederek olay yerinden kaçan hainler, o an farkında değillerdi ki, sadece bir bedeni yaralamışlardı; bir şehadetin fitilini ateşlemişlerdi.
ON GÜNLÜK DESTAN VE ŞAHLANIŞ
Yaralı ve ağır durumdayken yattığı o kanlı toprak parçası, bir köylünün merhametli bakışlarıyla aydınlandı. Derhal Hacettepe Hastanesi’ne kaldırılan Ahmet Baş, burada da kahramanlığını sürdürdü. Tam on gün boyunca, bedenini ele geçirmeye çalışan ölüme karşı direndi. Her nefesi, vatanına ve inancına olan bağlılığının son yeminiydi. On günlük bu çetin ve acı dolu mücadele, 28 Mayıs 1979 tarihinde son buldu.
Yiğit Ülkücü Şehit Ahmet Baş, son nefesinde dahi mücadeleyi elden bırakmadı ve ebedi hayata yürüdü. O, Niğde topraklarında kök salmış bir çiftçi olarak çıktı yola; ama bir milletin hafızasında, zulme karşı tek başına duran destansı bir kahraman olarak yerini aldı.
"Bazı savaşlar meydanlarda değil, bir yiğidin yaralı kalbinde verilir ve o kalp durduğunda, zafer ebedileşir."