"Bazı hayatlar takvim yapraklarıyla değil, taşıdıkları davanın ağırlığıyla ölçülür."
ADANMIŞLIĞIN IŞIĞI VE İDEALLERİN YÜKÜ
O, sadece bir isim değildi; o, ülkülerin Şanlıurfa’daki çelikleşmiş duruşuydu. Türkiye’nin dört bir yanının karanlık rüzgârlarla savrulduğu o zorlu günlerde, Abdurrahman Oğuz, mensubu olduğu kutlu davanın, Türk Milliyetçiliğinin sarsılmaz kalesi olarak dimdik ayaktaydı. O bir asker değil, bir öğretmendi; geleceğe kurşun değil, ilim ve iman tohumları eken bir neferdi.
BİR YURT İÇİN TUTULAN NÖBET
Hayatı, bir görev bilinci üzerine kurulmuştu. İkamet ettiği Eyyubiye mahallesinden aldığı güçle, Urfa Şair Abdi İlkokulu’nda görevini icra ediyor, yeni nesillere vatan sevgisini nakşediyordu. Onun mesleği, bir cüzzam yayılan o kaotik çağda, sadece ders vermek değil, aynı zamanda ülkesinin yarınları için sessiz bir direniş cephesi kurmaktı. O, sadece bir eğitimci değil, ideal uğruna her gün tehlikeye yürüyen bir gönül yiğidiydi.
PUSUNUN KARARDIĞI ŞAFAK: 24 MAYIS 1979
24 Mayıs 1979 sabahı, Şanlıurfa güne henüz yeni uyanıyordu. Abdurrahman Öğretmen, her kahraman gibi, görevini ertelemeyi aklından bile geçirmedi. Saatler 07.45’i gösterirken, o, öğrencilerine ve davasına ulaşmak için evinin kapısından dışarı adımını attı. Onun bu kararlı adımları, sadece bir okul yolculuğu değil, aynı zamanda ideallerine doğru atılan bir yürüyüştü.
Ancak karanlık, ışığı hedef almıştı. Yolunda, bir elektrik trafosunun oraya kadar geldiğinde, insanlık dışı, alçakça bir kinin pusuya yattığı ortaya çıktı. O trafo, bir anda Abdurrahman Oğuz’un hayatının son durağı olacaktı.
KİNDAR ELLER VE SON FEDAKARLIK
Karşısındaki tehdit belliydi: Vatanın bütünlüğüne ve milletin birliğine karşı çıkan, hainlikte birleşmiş devrimci solcu-komünist militanlardan oluşan o nefret güruhu. Onlar, onun taşıdığı bayrak aşkına gözdağı vermek istiyorlardı.
Abdurrahman Öğretmen, vatanın istiklalini yürüdüğü her yolda taşıyordu. O an, söz bitmiş, yalnızca cesaret kalmıştı. Hainler, alçakça, saklandıkları yerden silahlarını ateşlediler. Sinsi bir kurşun, yüreğinde taşıdığı büyük sevdadan, doğrudan görevine giden yolda onu vurdu. O, sırtını dönüp kaçmadı; yalnızca ülkülerinin ateşiyle aydınlattığı yolda, aldığı kurşun yaralarından dolayı devrildi.
Böylece, Urfa’nın Eyyubiye mahallesinde, bir öğretmen, bir Ülkücü, bir Milliyetçi, en yüce mertebeye ulaştı. O gün, sadece bir can teslim edilmedi; bir ideal, 24 Mayıs 1979 tarihinde, Abdurrahman Oğuz’un kanıyla mühürlendi.
"Şanlıurfa toprağına düşen her damla, bir bayrağın direği, bir idealin ebedi yemini oldu."