"Bazı hayatlar sadece 20 yıla sığar, ancak o kısacık ömür, bir milletin kaderine mührünü vuracak kadar büyük bir direncin destanını yazar."
BOLU’DAN İSTANBUL’A TAŞINAN MİLLİ RUH
Destanlar, coğrafyanın ruhundan beslenir. O da Bolu’nun derin, yiğit topraklarından, Seben ilçesinin Bakırlı köyünden dünyaya gözlerini açtı. Adı ZEKİ BÜK idi. Henüz 20 yaşındayken, sadece kitapların değil, yüksek ideallerin peşinden koşarak yurdun kalbi olan İstanbul’a gelmişti.
İstanbul İktisadi Ticari ve İlimler Yüksek Okulunda okuyan bu genç adam için üniversite sıraları, sadece bir derslik değil, aynı zamanda ülkülerinin karargâhıydı. Atatürk Site Yurdu, onun sadece yattığı yer değil, adanmışlığının, ülkesine duyduğu sevdanın en güçlü tanığıydı. O, kuru bir biyografi maddesi değil, 1970’lerin karanlık ve zorlu sularında gençliğinin baharını ülkü uğruna feda etmeye ant içmiş bir Türk milliyetçisiydi.
SON NEFESE KADAR SÜREN MİLLİYETÇİ YEMİN
Takvimler 17 Mayıs 1977’yi gösterdiğinde, bu genç ülkücünün kararlılığı, amansız bir sınavla karşı karşıya kalacaktı. Tarih, o gün yaşanacak olan büyük fedakârlığı kaydetmek için nefesini tutmuştu. Zeki Bük, okulu ve yurdunu kendi yuvası, vatanın kutsal bir parçası sayıyordu.
O karanlık gün, devrimci solcu-komünist militanlar, eğitimin ve özgür düşüncenin kalesi olması gereken okula bir baskın düzenledi. Bu sadece bir çatışma değildi; bu, bir imanın, bir inancın tehdit edilişiydi.
DİRENİŞİN VE SON KURŞUNUN HİKAYESİ
Tehlike kapıya dayandığında, Zeki Bük’ün önünde iki seçenek vardı: Geri çekilmek ya da duruşunu sergilemek. O, kahramanların yazdığı yolu seçti. Gelenlere karşı bir siper gibi durdu, yüreğindeki vatan sevgisiyle ön saflarda yer aldı.
O anlar, detayları kaybolmuş olsa da, kahramanlığın en saf hâlini taşır: Gözünü kırpmadan ateşe yürüme kararlılığını. Zeki Bük, ideallerini göğsünde taşıyordu ve düşmanın kurşunu tam orayı hedef aldı.
O, geri adım atmayan duruşunun bedelini en ağır şekilde ödedi; göğsünden vurularak şehit oldu. 20 yıllık kısa ömrünün son saniyesinde dahi, vatanına ve davasına olan sadakatini kanıyla mühürledi. Onun şehadeti, kuru bir ölüm değil, bir mukavemet destanı, genç bir idealin son zaferiydi.
BİR GECE SÜREN VEDA VE EBEDİYET YOLCULUĞU
Şehit düştükten sonra, bu yiğit ülkücünün naşı, doğduğu topraklara, Bolu’ya geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir yolculuk değildi; bu, milletinin kalbinde açılan derin bir yaranın, bir veda seremonisiydi.
Şehidimizin cenazesi, Bolu Eğitim Enstitüsünde bir gece bekletildi. O gece, sadece bir bekleyiş değildi; bir nöbetti. Ülküdaşları, onun bıraktığı bayrağın sarsılmadığını göstermek istercesine sabaha kadar Kur’an’ın nurlu sesiyle ona eşlik ettiler. Kutsal kelamlar, fedakârlığının yüceliğini gökyüzüne taşıdı. Ertesi gün, baba ocağına, Bolu’nun topraklarına teslim edilerek ebedi istirahatgâhına uğurlandı.
Zeki Bük, sadece bir öğrenci olarak değil, bir meşale olarak tarihe geçti. O, 17 Mayıs 1977’de düştü; ancak inancının ve cesaretinin sesi, 20 yaşının ötesinde yankılanmaya devam etti.
"Şehit Zeki Bük, bedeniyle toprağa karışsa da, göğsünden aldığı o kurşun, bir ülkücünün ne pahasına olursa olsun teslim olmayacağının ebedi yeminidir."