"Bazı insanlar yorgunluktan değil, inandıkları davanın ağırlığından yatağa düşer. Nusret Akbal, yuvaya varmak için çıktığı son yolda, yorgunluğunu dahi vatan aşkına feda etti."
KIZIL ELMA’YA ADANMIŞ BİR YÜREK
17 Mayıs 1979. Malatya’nın kutlu toprakları, o gün sadece bir işçiyi değil, bir idealin sarsılmaz direğini kaybetmek üzereydi. O, Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit NUSRET AKBAL’dı. Hayatı; alın teriyle kazandığı helal rızık ve milletinin geleceğine duyduğu sarsılmaz inanç arasında örülmüş otuz yıllık kısa bir destandı.
Malatya’da doğmuş, Sümerbank İplik Dokuma Fabrikası’nın çarkları arasında ekmeğini kazanan, namuslu bir emekçiydi. O, basit bir işçi değildi; üç masum fidanın sığınağı, evinin direğiydi. Evliydi ve geride gözleri yaşlı üç kız çocuğu bırakacaktı. Onun omuzlarındaki yük, sadece ailesinin geçimi değil; aynı zamanda Yeşiltepe Ülkücü Gençlik Derneği’nin 2. Başkanlığı unvanıyla temsil ettiği kutsal bir davanın da mesuliyetiydi. O, hem rızık mücadelesini veren hem de milletinin ufkunu aydınlatan adsız bir kahramandı.
ALIN TERİ VE İDEALLERİN GÖLGESİ
Nusret Akbal, fabrikanın gürültüsü ile derneğin sessiz ciddiyetini aynı anda taşıyanlardandı. Günler birbirini kovalarken, o hem tezgâh başında ülkesinin kalkınması için ter döktü hem de Gençlik Derneği’nde ülküdaşlarının yolunu aydınlattı. Karanlık ideolojilerin Malatya sokaklarını sarmaya başladığı o çetin dönemde, onun duruşu bir kale, sesi ise cesaretin yankısıydı. Her gece vardiyası, ailesi için verdiği sözün; her dernek toplantısı ise vatanına adadığı yeminlerin ispatıydı.
VARDİYA SONU: YUVAYA SON YÜRÜYÜŞ
17 Mayıs sabahı, karanlığı yırtan bir fedakârlığın şafağıydı. Nusret Akbal, bir gecelik çetin mesainin ardından dinlenmeye ihtiyacı olan yorgun bir vücuda sahipti. Sabahın ilk ışıkları sökülürken, saat 07.00 sularında fabrikanın kapısından çıktı. Zihninde sadece yuvasının huzuru, kolları arasında uyumayı hayal ettiği kızlarının yüzü vardı. O an tek istediği yorgunluğunu gidermek, uykusuzluğunu dinlendirmekti.
Adımları hızlanıyordu; İstasyon Virajı'na ulaştığında takvim hayatının son saniyelerini sayıyordu: 07.20.
İSTASYON VİRAJINDAKİ KAHPE PUSU
Ne yazık ki, o yolculukta evine ulaşmak, Nusret Akbal’a nasip olmadı. O bir işçiydi, bir baba, bir ülkücü liderdi; elinde silah değil, sadece yorgun bir yürek taşıyordu. Ancak o karanlık zamanlarda, namuslu bir duruş sergilemek, en büyük tehdit kabul ediliyordu.
Korkaklığın temsilcileri, sinsice pusuya yatmışlardı. Onlar, doğrudan çatışmaya cesaret edemeyen, karanlık tohumların çocukları olan devrimci solcu-komünist militanlardı. Nusret Akbal’ın yorgunluğunu, evine duyduğu özlemi fırsat bilen bu hain eller, o virajda, kahpece bir saldırıyla, gözlerini dahi kırpmadan nişan aldılar.
O, arkasından gelen bir namlunun sesini, sinsi bir pusunun soğukluğunu hissederken dahi davasından dönmedi. Kurşunlar, sadece 30 yıllık bedenini değil, aynı zamanda bir babanın evine varmaya çalışan son umutlarını da hedef aldı. Nusret Akbal, uykusuzlukla mücadele ederken girdiği o virajda, vatanın birliği ve dirlik davası uğruna, yiğitçe şehit edildi.
Bir kahramanın ölümü, karanlığa karşı yakılan bir meşaledir. Nusret Akbal, yuvaya varamadan düştü, ama uğruna yaşadığı büyük davanın sancağını yükseltti ve adını Malatya’nın şehitler defterine kanıyla yazdırdı.
"Onlar sadece bir işçinin bedenini kurşunladılar; ama bilmiyorlardı ki, her düşen şehit, bu topraklara daha sağlam basan binlerce ülkücünün tohumudur."