"Bazı hayatlar, sadece yaşanmaz; bir sancağın gönderi gibi dik durulur ve uğruna can verilir ki, o sancak asla yere inmesin."
KİMLİĞİ VE YUVASI
4 Nisan 1942 günü, Karadeniz’in en asi coğrafyasında, Rize’nin Ardeşen İlçesi’ne bağlı Işıklı Köyü’nde, bir yiğit dünyaya geldi: CEMAL GÜLBAY. O, bu vatanın çetin doğasından aldığı inatla yoğrulmuş, köklerine bağlı bir adamdı. Evliydi, omuzlarında iki evladının geleceğinin sorumluluğunu taşıyordu. O sadece bir esnaf değildi; o, hem ailesinin hem de inandığı büyük davanın temel direğiydi. O, bir Türk Milliyetçisi, bir Ülkücü olarak anılacak olan isimdi.
İSTANBUL’DA ADANMIŞLIĞIN YEMİNİ
Ekmek davası onu, Anadolu’nun ruhunu barındıran Rize’den alıp, hayatın ve mücadelenin devasa çemberi olan İstanbul’a taşıdı. Burada, esnaflık disipliniyle, terzilik sanatıyla kendi şirketini kurdu; helal kazancıyla hem ailesini geçindiriyor hem de inancını güçlendiriyordu. Ancak onun yüreği, sadece ticarete değil, milletinin geleceğine de adanmıştı. İstanbul, sadece bir iş yeri değil, onun için bir mücadele arenasıydı.
BEYOĞLU’NDA DİK DURUŞ
Cemal Gülbay, sadece izleyici kalmadı; o, ülkücü hareketin en kritik mevzilerinden birinde, Beyoğlu’nda, bizzat kurucu oldu. MHP Beyoğlu İlçe teşkilatının inşasında tuğla oldu, harç oldu, en sonunda da o teşkilatın liderliğini, İlçe Başkanlığı makamını üstlendi. Bu, sadece bir görev değil, ateşten bir gömlekti. Hainlerin kol gezdiği, ideolojik çatışmanın dorukta olduğu bir dönemde, o, davasını sokağa taşıdı, Beyoğlu’nun caddelerinde milliyetçiliğin sesini yükseltti. Cesaretiyle yetinmedi; bölgesinden MHP Milletvekili adayı olarak, inancını en yüksek siyasi kürsüye taşımak için öne çıktı. O, geri adım atmayı değil, en önde yürümeyi seçmişti.
16 MAYIS 1979: SON YÜRÜYÜŞ
Yıl 1979’du. Karanlık güçlerin ülkeyi bölmek için her taşın altından çıktığı o acımasız yıllardı. Cemal Gülbay, 16 Mayıs 1979 akşamüzeri, İstanbul Merter-Bağkur sitelerinde, günün yorgunluğunu geride bırakıp ailesine kavuşmanın eşiğindeydi. Bu, bir liderin, bir milletvekilinin değil; bir babanın evine dönüş yolculuğuydu.
Fakat inandığı değerler uğruna aldığı sorumluluk, onu, nefrete hedef haline getirmişti. Devrimci solcu-komünist militanlar, o kutsal dönüş yolunu pusuya çevirdiler. O, sinsi bir kumpasa değil, ideolojilerin çatıştığı bir cepheye yürüyordu.
Silahlar patladı. O an, bir iş adamının hayatının sonu değil, bir Ülkü Devinin, inancının mührünü canıyla bastığı, tarifsiz bir kahramanlık eylemiydi. Cemal Gülbay, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bekası yolunda, Merter sokaklarında, bayrağa kanını akıtarak şehadet mertebesine ulaştı. O gün, bir hayat sona ermedi; aksine, uğruna savaştığı değerlerin bayrağı, sonsuzluğa dikildi.
"Cemal Gülbay, bedeni toprağa düşse de, inandığı değerlerin sancağını asla düşürmedi; o, davasının ölümsüz tanığı ve şehididir."