“Korkunun gölgesinde dahi, doğru bildiği yoldan dönmeyenler, milletin hafızasına kazınır.”
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
Bazı hayatlar, sadece bir tarih sayfasına sığmayacak kadar büyük bir mirası taşır. O, Anadolu’nun derin köklerinden, SİVAS’tan ANKARA’nın çetin mücadelesine yürüyen, sade bir hayatın kahramanıydı. Adı AHMET SAYAN’dı. Bir işçiydi, bir fabrika emektarıydı; alın teriyle ailesini geçindiren, evli ve çocuk babası bir reis. İkametgâhı Ankara’nın Mamak semtiydi. Yaşadığı hayatın basitliği ile omuzladığı davanın ağırlığı arasında destansı bir denge kurmuştu. O, sadece bir vatandaş değil, mensubu olduğu davanın, Türk Milliyetçiliğinin ve Ülkücü hareketin yılmaz bir neferiydi.
GÖREVİNİN BEDELİNİ BİLEREK
Ahmet Sayan, hayatını adadığı inancın gereğini her cephede yerine getirdi. MHP’nin sarsılmaz bir üyesi olarak, çalıştığı fabrikada da davasının sancaktarıydı; işçi haklarının ve milli duruşun kalesi olan MİSK’in temsilciliğini yapıyordu. Bu görev, onu basit bir çalışandan öte, tehlikenin hedefi haline getirmişti. O, tehditlerin farkındaydı. Defalarca ölümle burun buruna gelmiş, karanlık güçlerin gölgesi sürekli üzerine düşmüştü. Ancak o, ailesinin sıcak yuvasını terk edip her sabah fabrikaya yürürken, biliyordu ki attığı her adım, tehditlere karşı bir meydan okumaydı. O, bu onurlu duruşun bedelini ödemeye hazır bir kahramandı.
16 MAYIS 1980: VEDANIN SABAHI
O sabah, 16 MAYIS 1980 Cuma sabahıydı. Takvimler tarihin en zorlu günlerinden birini işaretlerken, Ahmet Sayan Mamak’taki evinde her zamanki rutinini yaşıyordu. Kahvaltısını yaptı, evindeki huzurun son demlerini yaşadı. Ardından, görevinin başına gitmek üzere kapıya yöneldi. Eşine son kez, o ağır ve bilinçli vedayı fısıldadı: “Allahaısmarladık.”
Evden ayrıldıktan hemen sonra, kaderin hazırladığı pusu devreye girdi. Pencereden bakan eşi, bir grubun onu sardığını gördü. Gözlerindeki masumiyetle, o anlık sarmalanmayı eşinin arkadaşlarıyla bir araya gelişi sandı. Henüz kederin perdesi, bu feci yanılmanın üzerine inmemişti.
SON YÜRÜYÜŞ VE İHANET
Ancak o grup, dost değil, pusunun sessiz uygulayıcılarıydı. Ahmet Sayan, bir çemberin ortasında kaldı. O’nu evinden, eşinin görebileceği mesafeden uzaklaştırdılar. Bu, bir firar değil, infaz anına doğru kararlı bir sürüklenişti.
O bilinmez sokak köşesinde, menzil dışına itildikten birkaç dakika sonra, korkaklığın ve ihanetin sesi Ankara semalarında yankılandı: Silahlar patladı.
Ahmet Sayan, davası için aldığı sayısız tehdidin artık somut bir bedele dönüştüğünü bilerek, kanlar içinde yere yığıldı. Yüreğindeki iman, bedenindeki yorgunluğa galebe çalarken, eşi ve çevredekiler feryatlar içinde yaralı bedenine doğru koştular. Ülküdaşları onu acilen hastaneye kaldırdı. O andan itibaren başlayan bekleyiş, milletin geleceği için verilen can mücadelesinin ta kendisiydi.
ŞEHADETİ VE EMANETİ
Doktorların ve duaların çaresiz kaldığı o uzun ve karanlık gecenin sonunda, tan yerini ağartacak şafak sökerken, Ahmet Sayan ruhunu teslim etti. O, 16 Mayıs 1980’i 17 Mayıs’a bağlayan sabaha karşı, ANKARA’da ŞEHİT oldu.
Bir işçiydi ama adanmışlığıyla bir komutan oldu. Bir babaydı ama fedakârlığıyla milletinin evladı oldu. Ahmet Sayan, kendi yuvasının huzurunu, inandığı davanın sancağı uğruna feda ederek, Türk Milliyetçiliği tarihine adını kanıyla yazdırdı.
"O, bir sabah Mamak'tan çıktı, ama ruhu, adanmışlığın destanına ve Türk milletinin bitmeyen hafızasına sonsuza dek girdi."