"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir ülkü uğruna adanır ve o adanmışlık, tarihin kalbine kanla yazılmış bir destan olur."
KİMLİK VE YÜKSEK VAZİFE
O, sadece bir isim değildi; o, yüksek bir ülküye yemin etmiş bir ruhtu. Nevşehir'in kadim topraklarından, Kozaklı İlçesi Hacıfakılı Köyü'nden fışkıran bir filizdi: Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit Mehmet Albay. Gençliğin en verimli çağında, hayatını vatanın geleceğine vakfetmişti. Ankara'nın karmaşık siyasi ikliminde, hem Ticaret Bakanlığında memuriyet gibi kutsal bir devlet görevi üstlenmiş, hem de Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi sıralarında fikri mücadelesini sürdürmüştü. Onun yaşamı, kalemi elinden bırakmadan bayrağı tutmanın, hem ilimde hem de devlette hizmet etmenin en parlak timsaliydi.
BİR OCAĞIN IŞIĞI
Takvimler 1977 yılını gösterdiğinde, Mehmet Albay yalnızca 25 yaşındaydı. Yirmi beş yıllık ömrüne koca bir memleket sevdası, bir yuvayı, bir eşi ve en önemlisi, henüz hayatının baharında olan bir evladı sığdırmıştı. O, sadece idealleri olan bir davanın fedaisi değil, geride kalanları için de bir direk, bir sığınaktı. Ailesinin yüzündeki tebessüm, kalbinde taşıdığı ağır sorumlulukla birleşiyor, fedakârlığının ağırlığını her geçen gün artırıyordu. Bir babanın en değerli mirası, duruşudur; ve o, o mirası kanıyla yazmaya hazırdı.
ANKARA’DA SON VAZİFE
Ankara, 16 Mayıs 1977 günü, sıradan bir başkent olmaktan çıkmış, bir kahramanlık menkıbesinin sahnesi haline gelmişti. Mehmet Albay, ülkücü kimliği nedeniyle o dönemin karanlık güçlerinin hedefindeydi. Bu toprakları bölmek, parçalamak isteyen, devrimci solcu ve komünist kimlikli, Hacettepe öğrenci yurdundan kopup gelmiş bir grup hain pusu kurmuştu. Onlar, sokağın kuytu köşelerini, ideolojilerinin karanlık hücrelerine çevirmişlerdi.
ATEŞ ÇEMBERİ VE İŞKENCE
Olay günü, Cebeci Kurtuluş parkına yakın tren köprüsünün altı, Mehmet Albay’ın hayatının son, destansı direnişine tanıklık etti. Kalabalık ve gaddar bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Onlar, fikrin gücüyle değil, zorbalıkla hareket ediyorlardı. Ülküdaşımıza önce alçakça saldırdılar, onu yere düşürüp dövdüler. Ancak bu, onların kinini dindirmedi; onlar, Mehmet Albay’ın ruhunu kırmak istediler. Vücuduna işkence yaptılar, onu teslim olmaya zorladılar.
Fakat Mehmet Albay, imanı ve davasına olan sarsılmaz sadakati sayesinde o çemberin ortasında dimdik durdu. O anlarda acı, bedenini sararken bile, bakışlarında ne bir pişmanlık ne de bir yalvarış vardı; sadece, bir Türk milliyetçisinin onuru ve çelikten iradesi parlıyordu.
ŞEHADET VE EBEDİYET
İşkenceci eller, bu büyük ruhu yenemeyeceklerini anladıklarında, en alçakça silahlarına sarıldılar. Kurşunlar, Mehmet Albay’ın kahraman göğsünü hedef aldı. 16 Mayıs 1977’de, Ankara’nın tren köprüsünün altında, bir ülkü devi vatan toprağına kanını akıtarak şehit oldu. O karanlık köprü altı, Mehmet Albay’ın son nefesini verdiği, ancak davasının sonsuzluğa yükseldiği yer oldu.
O günden sonra, 25 yaşındaki o yiğit memur ve öğrencinin hikayesi, sadece bir ölüm değil, bir varoluş mücadelesinin sembolü haline geldi. Cenazesi, doğduğu ve ait olduğu topraklara, Nevşehir-Kozaklı İlçesi Hacı Fakılı köyüne, büyük bir hüzün ve şeref içinde uğurlandı. Mehmet Albay, bedenini ait olduğu toprağa teslim etti ama ruhu, uğruna savaştığı ülkücü gençliğin vicdanında ebediyen yaşamaya başladı.
"Şehit Mehmet Albay’ın dökülen her damla kanı, sırtını dayadığı davanın değil, sırtını vatanına dönenlerin karanlık yüzünü aydınlatan bir meşaledir."