“Bazı hayatlar bir davaya adanmak için çok kısadır, ama o davanın bekçisi olmak için sonsuza dek yeterlidir.”
YİĞİTLİĞE YAZILMIŞ BİR ÖMÜR
Afyon semalarında, 1976 yılının 15 Mayıs’ında, henüz on sekiz yaşının baharında bir fidana, yiğitliğin en yüksek mertebesi biçilmişti. O, sadece bir ÖĞRENCİ değildi; Afyon Sandıklı Lisesi sıralarında otururken dahi, kalbinde taşıdığı Türk Milliyetçisi Ülkücü kimliğiyle, milletinin geleceğine siper olmaya yemin etmişti.
İsmi İBRAHİM TÜRKEŞ.
Gençliğin getirdiği coşkuyu, büyük bir davanın ağır sorumluluğuyla birleştiren bir ruhtu o. Her adımı, Bozkurt olmanın getirdiği şeref ve gururla atılıyor; henüz sakalı bile terlememişken, ülkü yolunda dik duruşun ne demek olduğunu tüm cihana ilan ediyordu.
ADANMIŞLIĞIN ATEŞİ VE KUTLU BULUŞMA
O karanlık günde, 15 Mayıs 1976 akşamında, mücadele sadece fikirlerle değil, can pahasına veriliyordu. İbrahim, Afyon'da, Ülkü Ocakları Derneği ilçe teşkilatı binasındaydı. Bu mekân, sıradan bir bina değil, milletin ruhunun toplandığı bir ocaktı. O gece, ocak daha da kutsal bir anlam taşıyordu; Aşık Fuat Çerkezoğlu ve Ozan Arif’in de katıldığı, imanın ve şiirin buluştuğu, yürekleri aydınlatan bir açılış gecesi tertip edilmişti.
Bu kutlu buluşmanın ışığı, etraftaki karanlığı rahatsız etti.
KARANLIĞIN KUŞATMASI VE SON DİRENİŞ
Gerçekleştirdikleri bu soylu faaliyetten dehşet duyan devrimci solcu-komünistler, silahlarını kuşanmış, kalabalıklar halinde ocağın önüne yığıldılar. Dışarıda, tehditler havada uçuşuyor, hakaretler o yiğitlerin imanına saldırıyordu. Kapının eşiği, bir anda cephe hattına dönmüştü.
Dışarıdakiler silahlıydı. İçerideki Ülküdaşlar ise, yalnızca inançlarına sahiplerdi. Ancak İbrahim ve arkadaşları asla geri adım atmadı. Silaha karşılık verilebilecek tek şey, bulundukları mekânın ta kendisiydi. Hızla, ocağın sandalyelerinin ayaklarını kırarak, kendilerini savunacakları, onurlarını koruyacakları en ilkel silahları, sopaları ellerine aldılar. Bağrışmaların ve tehditlerin tavan yaptığı o anlarda, içerideki ruh, dışarıdaki zulme karşı bir kalkan oluşturuyordu.
PERDEYİ ARALAYAN SON NEFES
Karanlığın içeriden gelen ışığı ezmek için saldırdığı o kritik anda, İbrahim TÜRKEŞ bir kahramanlık eylemi gerçekleştirdi. Bilinmezliğe teslim olmak yerine, tehlikenin gözünün içine bakmayı seçti.
O, geri çekilmedi. Saklanmadı.
Sadece bir anlığına, ocağın penceresindeki perdeyi kararlılıkla aralayıp, dışarıdaki düşmanı ve tehdidin boyutunu görmek istedi. Bu, sadece bir bakış değildi; bu, bir meydan okumaydı.
Ve tam o anda, karanlıktan fırlayan hain bir kurşun, alnının ortasında patladı. İbrahim, baktığı o pencerenin eşiğinde, davasına siper olmuş bir Genç Bozkurt olarak düştü. O bir anlık bakış, onun son kararı, gençliğini ve canını feda ettiği an oldu.
15 Mayıs 1976’da, AFYON semalarında, henüz 18 yaşındaki bir öğrenci, bedenini ocağının kapısına siper ederek ŞEHİT oldu. Onun kanı, bir meşale gibi ülkücülük tarihine kazındı.
“O bir perdeyi araladı ve sonsuzluğu gördü. Bize bıraktığı miras ise, asla geri çekilmeyen bir duruşun adıdır.”