"Bazı hayatlar sadece yirmi yıla sığar; ama o yirmi yıl, bir milletin vicdanına kazınacak destansı bir imza taşır."
KİMLİĞİ VE EMANETİ
Erzurum’un sarp dağlarının vakur ruhuyla yoğrulmuştu. Adı, Osman Tan. Yıl 1979’u gösterirken, henüz 20 yaşındaydı; gençliğin en alevli, umutların en taze olduğu çağda. Lise diploması cebinde, yarınların aydınlık üniversite sıralarına kavuşma hayaliyle Samsun’un Cedit mahallesinde ikamet ediyordu. O sadece bir genç değildi; o, ailesinden miras aldığı çelikten bir inancın, Türk milliyetçiliğinin ve Ülkücü Hareketin sarsılmaz bir neferiydi. Bütün ailesi bu yola adanmış, o ise bu inancı yüreğinde en yüksek mertebeye taşımıştı.
BALIKÇI YÜREĞİ VE ADANMIŞ RUHU
Mesleği, Karadeniz’in hırçın sularından ekmeğini çıkaran bir balıkçıydı. Denizden gelen fırtınanın korkusuzluğunu taşıyan bu genç adam, aynı zamanda Ülkücü Gençlik Derneği’nin (ÜGD) aktif bir üyesi ve mahallesinin temsilcisi, yani güvenilir sığınağıydı. Fırtınalı bir denizde gemi nasıl rotasını şaşırmazsa, o da içinde bulunduğu ideolojik mücadelede asla tereddüt etmedi. Üniversite sınavlarına hazırlanırken bile, ülküdaşlarının arasında davasının nöbetini tutuyordu. Hayatın bütün vaatlerine rağmen, o günün karanlık atmosferinde üstüne düşen sorumluluğu bir namus borcu bildi.
DUVARLARDAKİ MEYDAN OKUMAYA YÜRÜYÜŞ
O karanlık gün, 14 Mayıs 1979, Samsun’un üzerinde bir ihanet gölgesi gibi asılıydı. Şehrin duvarları, komünist militanlar tarafından zehirli sloganlarla kirletilmişti. Bu yazılar, yalnızca duvara çekilmiş boya değil, milletin ruhuna sıkılan kurşunlardı.
Osman Tan, bu alçakça meydan okumaya sessiz kalamazdı. Bir ülküdaşı, Yusuf Ziya Durmaz ile birlikte, bu sloganları silmeye karar verdiler. Bu, sadece bir temizlik eylemi değildi; bu, bayrağın ve inancın lekelenmesine karşı göğüs germe, karanlığa bir fener yakma eylemiydi.
Biliyorlardı ki, o devirde duvarları temizlemek, ateşe yürümek demekti. Yine de, tereddüt etmediler; yirmi yaşındaki bir gencin taşıyabileceği en büyük cesaretle, kararlılıkla o sokağa doğru yürüdüler.
O KARANLIK PUSU VE SON NEFES
Devrimci solcu-komünist militanlar, bir pusu kurmuştu. Onlar, sloganları silmeye başlayan iki ülküdaşı görünce, kalleşçe tetiğe bastılar. Silahsız ve sadece inançlarıyla donanmış bu gençlerin üzerine, kin dolu mermiler yağdı.
Osman Tan, tam kalbindeki davanın nişanesini taşırcasına, başından vurularak ağır yara aldı. Arkadaşı Yusuf Ziya Durmaz da başına isabet eden kurşunlarla yaralandı; o, bu pusunun yaşayan şahidi, hareketin gazisi olarak hayatta kalacaktı.
Osman Tan’ın ağır yarası, hayatının son yolculuğunu başlattı. Tedavi için Ankara’ya yetiştirilmek üzere yola çıkarıldı. Ancak yolda, Samsun ve Ankara arasındaki o uzun yolda, yiğit yüreği dayanamadı. Balıkçı Osman Tan, üniversite hayalini yarıda bırakarak, vatanın birliği uğruna son nefesini verdi ve şahadet mertebesine ulaştı.
Cenazesi, Samsun Kıranköy Mezarlığı’nda, yirmi yıllık ömrünü milletine adayan bir kahramanın aziz hatırası olarak toprağa verildi. O artık sadece bir balıkçı değil; o, duvarlardaki ihaneti canıyla silen, unutulmaz bir destanın sessiz bekçisidir.
"Osman Tan, yirmi yaşında Samsun topraklarına düşen, vatanın duvarlarını yüreğiyle temizleyen bir isim değil; o, bir milletin fedakârlık yeminidir."