"Bazı ruhlar, fırtınanın tam ortasında doğar ve gençliklerini bir sancağa dönüştürürler. Onlar için adanmışlık, yaşamın tek gayesidir."
KİMLİĞİ: GÖNÜL TOPRAKLARININ FIDANI
O, kısa ancak kutlu bir ömür sürecek olan bir idealin adıydı: SIRRI GÜLSOY. Aslen Giresun’un yiğit beldesi Görele’den çıkan bu fidan, 1960 yılında Başkent Ankara’da dünyaya gözlerini açtı. O, henüz bir öğrenciydi; ancak ruhu, çağının karanlığına meydan okuyan, imanla beslenmiş bir Türk milliyetçisiydi. İlk ve ortaöğrenimini Ankara sokaklarında tamamladıktan sonra, ruhundaki sarsılmaz adanmışlık, onu büyük tehlikelerin ortasına atacaktı.
ADANMIŞLIĞIN BEDELİ VE YÜKSEK AHLAKI
Sırrı Gülsoy, çevresinde zarafeti, çalışkanlığı ve terbiyesiyle tanınan müstesna bir gençti. Ancak bu ahlaki duruş, dönemin kutuplaşmış ortamında bir suç olarak görüldü. Keçiören Aktepe Lisesi'ne kaydolduğu andan itibaren, milliyetçi kimliği sebebiyle solcu öğretmenler tarafından sürekli baskı ve rahatsızlığa maruz kaldı. O, bir öğrenci olarak sadece eğitim hakkını talep ederken, eli silahlı solcu militanların tehditleri genç ruhunun üzerine bir gölge gibi düştü.
Bu çetin duruşun bedeli ağır oldu. Çeşitli bahanelerle okulundan uzaklaştırıldı. Evine en yakın lise olan Keçiören Lisesi'nde okuma isteği dahi, TÖB-DER'li solcu okul müdürü tarafından şiddetle geri çevrildi. Sırrı, zorbalığa rağmen inancından vazgeçmeyerek semt değiştirdi ve Aydınlıkevler Lisesi'ne kaydoldu. O, sadece okumak istiyordu, ancak kaderi, bir milletin vicdanını temsil etmekti.
ZİNDANDAN IŞIĞA YÜRÜYÜŞ
Sırrı’nın fedakâr karakteri ve sarsılmaz milliyetçiliği, karanlık odakların hedefi olmaya devam etti. Solcu öğrencilerin hazırladığı bir ihbar ve komplo üzerine, 27 Mart 1979 gecesi, saat tam 00.02'de, evine yapılan ani bir baskınla Sıkıyönetim'e götürüldü. 18 gün boyunca zindan tecrübesi yaşadı. Genç yaşına rağmen bu ağır sınavdan alnının akıyla çıktı. Yapılan yargılama sonucu suçsuz olduğu tespit edildi ve 13 Nisan 1979’da özgürlüğüne kavuştu. O, baskı ve zulmün karşısında bükülmeyen bir iradenin timsaliydi.
ŞAKACI VE FEDAKAR BİR RUH
Serbest kaldıktan sonra, hayatının sadeliği ve güzelliği yeniden parladı. Okulda ve mahallede, ülküdaşları tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla kucaklandı. O, her yönüyle fedakar, iyilik yapmaktan hoşlanan bir kardeşti. Gür ve güzel sesiyle neşe saçardı, fikri konuşmaları ve okumayı severdi. Alçakgönüllüydü; tanıdığı büyüklerin hatırını sormadan rahat edemezdi. Küçük çocukları sever, onlarla aralarındaki yaş farkına aldırmadan oyunlar oynardı. Sırrı Gülsoy, kısacası, vatanına adanmış, güler yüzlü ve imanlı bir Türk genciydi; yaşamı, gelecek nesillere bırakılacak temiz bir emanetti.
O SON ADIM: MAYIS 1979
Ne yazık ki, o dönemin hain pusu ve tuzakları, bu tertemiz hayatı sona erdirmek için fırsat kolluyordu. Tarih, 13 Mayıs 1979’u gösterdiğinde, kaderin en karanlık perdesi açıldı.
O gün, öğleden sonra saat 14.30 sıralarıydı. Sırrı Gülsoy, ağabeyisi Selim ve ülküdaşlarıyla birlikte oturdukları evin sokağında huzur içinde geziniyordu. Ancak devrimci solcu-komünist militanlar, pusuda bekliyorlardı. Kahramanımızın gür sesi, şakacı gülüşü ve ülkülerine olan inancı, namlunun ucundaki nefretle karşılaştı.
Hiçbir uyarı, hiçbir kaçış yoktu. Genç bedeni, alçak bir saldırıyla şakağından vuruldu. Ağır yaralanan ülküdaşımız hemen Ankara Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı.
Saatler süren yaşam mücadelesi, tıpkı onun hayatı gibi çetin geçti. Ancak bütün çabalara rağmen, saat 19.30 sıralarında, o yiğit ses, o fedakar yürek durdu. Sırrı Gülsoy, vatanın birliği ve ideallerinin bekası uğruna girdiği yolda, henüz 19 yaşında (1960 doğumlu), şehadet mertebesine yükseldi.
"O, bir öğrenciydi, ancak en büyük dersi verdi: İnancına sahip çıkanlar, toprağın altında dahi sönmeyen birer yıldıza dönüşür."