"Bazı insanlar bir ömür yaşar, bazıları ise bir anlık duruşla asırları fetheder. Şehit Celal Üste, sadece bir öğretmen değil, karanlığa karşı yürüyen bir meşaleydi."
KÖKLERDEN GÖKLERE DOĞAN IŞIK
Türk milliyetçiliğinin çelikleştiği, idealizmin en ağır bedellerle sınandığı topraklarda başladı onun hikayesi. Takvimler 1947 yılını gösterdiğinde, Anadolu’nun yiğit köşesi Osmaniye’nin Kadirli İlçesi, Yukarı Çıyanlı köyü, Celal Üste’yi kucağına aldı. O, daha doğarken bile, duruşuyla bir destan yazacağını biliyordu sanki. Onun kimliği, sadece bir doğum yeri kaydı değil, bir adanmışlığın nişanesiydi: O, bu milletin davasına gönül vermiş bir Ülkücü Şehitti.
YAZI VE İRADE SAVAŞÇISI
Gençlik yılları Adana’da, kalemin kılıçtan keskin olduğu yıllarda geçti. Osmaniye Lisesi’nin Edebiyat bölümü sıralarında, sadece ders kitaplarını değil, milletinin geleceğini okudu. Fikirlerini ve ruhundaki ateşi dizelere döktü. O yıllarda bile, yerel gazeteler onun şiirlerini ve yazılarını neşretti; Celal Üste, daha kürsüye çıkmadan önce bile, hakikatin sesi olarak yankılanmaya başlamıştı.
Onun mesleği öğretmenlikti; sadece harfleri değil, milli şuuru öğrettiği bir kutsal görev. Adana Çukurova İlkokulu’nda müdürlük makamında oturuyordu; makamı bir koltuk değil, genç nesillerin kalbine kök saldığı bir mevziydi. O, aynı zamanda Ülkü-Bir Adana Şubesi’nin yılmaz bir üyesi, davasının bayrağını en ön saflarda taşıyan bir neferdi.
TEHDİTLER VE ADANMIŞ BİR MÜDÜRLÜK
Celal Üste’nin hayatı, kararlılıkla örülmüş bir fedakarlık ağıydı. Geride, her biri milli bir emanet olan iki evlat bıraktı: Alptekin ve Taşkın. (Daha önce trafik kazasında vefat eden Alptekin’in acısı bile, Celal Üste’nin sırtında taşıdığı ağır yüklere eklenmişti.)
Ancak ülküye olan adanmışlığı, onu sürekli bir hedefin ortasına yerleştirdi. Anadolu’nun her köşesinde olduğu gibi Adana’da da karanlık güçler kol geziyordu. Defalarca tehdit edildi, geri adım atması için uyarıldı. Fakat bir dava adamı, inandığı yoldan dönmezdi. Bu tehditler, onun iradesini kırmaya yetmedi; aksine, duruşunu daha da sertleştirdi. O, biliyordu ki, eğer karanlık pusuda bekliyorsa, o pusunun üstüne yürümek gerekir.
KARARLILIKLA YÜRÜNEN SON AKŞAM
O kara gün, 13 Mayıs 1979 Pazar akşamı, Celal Üste’nin Adana’nın Anadolu Mahallesi’ndeki evine çöktü. Tüm tehditlere, tüm tehlikelere rağmen, o an geldiğinde saklanmayı reddetti. O akşam, bir kahramanlık anının başlangıcıydı. Celal Üste, evinin balkonuna çıktı.
Bu eylem, basit bir hava alma değil, bir meydan okumaydı. O, biliyordu ki, o günlerin pusuları, sadece korkakların saklandığı yerdi. Balkona adım atışı, inançlarını bir zırh gibi kuşanıp, düşmanın gözünün içine bakışıydı.
Fakat alçaklar, pusuda bekliyorlardı. Devrimci solcu-komünist militanlar, o kutsal insanın gölgesini bile tehlike olarak görüyorlardı.
ŞEHADET VE SON KURŞUNUN HESABI
Celal Üste, balkonda göründüğü o an, namertçe bir kurşun yağmuru başladı. Kalemle yazdığı hayatı, ideallerine olan bağlılığının son mührüyle, kurşunla noktalandı. 13 Mayıs 1979 akşamı, bir öğretmen, bir müdür, bir şair ve ülküdaş, karanlık bir pusu sonucu şehit düştü.
Şehadeti, onun davasına olan mutlak sadakatinin en yüce kanıtıdır. O, kurşunlanarak yere yığıldığında, sadece bir hayat sona ermedi; bir direnişin ölümsüzlüğü başladı. Celal Üste, korkunun en yoğun olduğu anda bile, evinin balkonunda dimdik durarak, Türk milliyetçiliği davasının vazgeçilmezliğini kanıtladı.
"Celal Üste’nin adı, sadece şehitler defterine değil, öğrencilerine aydınlık bir gelecek bırakmak için canını feda edenlerin destanına altın harflerle yazılmıştır. O, yalnızca bir hatıra değil, yaşanması gereken bir ilkedir."