"Bazı kapılar sadece eve değil, bir milletin kaderine de açılır. Mehmet Akyüz, o kapıdan giren karanlığa karşı, yüreğini siper edenlerin destanına adını altın harflerle yazdırdı."
KİMLİĞİ VE BİR ADANMIŞLIĞIN TOHUMLARI
1934 yılında, kadim toprakların ve peygamberler şehrinin, Şanlıurfa’nın bağrında açtı gözlerini dünyaya. O, sadece bir esnaf, geçimini helal yoldan kazanan bir kuyumcuydu; ancak bu sıradan kimliğin ardında, milletine duyduğu derin ve sarsılmaz bir sevda yatıyordu. Evli ve iki evlat babası olan Mehmet Akyüz, sessiz ve vakur duruşuyla milliyetçi harekete duyduğu samimi sempatiyi hiçbir zaman gizlemedi. O’nun bu adanmışlığı, yuvasında yeşeren fidanlarda kök saldı; öyle ki, oğlu Ziya, genç yaşta Ülkü Ocakları Derneği’nin yönetiminde yer alarak babadan aldığı mirası yüceltti. Mehmet Akyüz’ün evi, sadece bir mesken değil, inanç ve ideal birliğinin sarsılmaz kalesiydi.
HUZURLU YUVADA BÜYÜYEN KARARLILIK
Takvimler 1978 yılının Ağustos ayını gösterirken, ülkenin üzerine çöken ideolojik kaos rüzgarı, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaşmıştı. Ancak Şanlıurfa’daki Akyüz ailesi, Ramazan ayının mukaddes huzurunda bir araya gelmişti. Akşamın bereketi üzerlerindeyken, iftar vaktinin o kutsal bekleyişi, tüm ailenin kalbini birleştiriyordu. O anlar, dışarıdaki fırtınanın asla içeriye giremeyeceği düşünülen, saf bir sükûnetin son anlarıydı.
O KARANLIK RAMAZAN AKŞAMI
Ne var ki, karanlık, en beklenmedik anda çalındı kapıya. İftar sofrasının kurulduğu o anlarda, kapı çaldığında, geleceği ellerinde taşıyan oğlu Ziya kapıyı açtı. Karşısında, nefret ve ideolojik kini yüzlerinde maskeleyen devrimci solcu-komünist militanlar duruyordu. Hainler, hedeflerini saptamak için Ziya’ya adını sordular. Ziya adını söylediğinde, onun Eğitim Enstitüsü öğrencisi ve Ülkücü hareketin neferi olduğunu öğrenen caniler, tereddüt etmeden namlularını doğrulttular.
SON BİR ADIM: BABANIN SİPER OLUŞU
O an, evin içinde patlayan silah sesleri, sadece kurşunların sesi değil, bir babanın yüreğine saplanan acının da çığlığıydı. Mehmet Akyüz, o sesi duydu. Hiç düşünmedi, hiç tereddüt etmedi. Evladına yönelen o karanlık tehlikeye karşı, bir an bile beklemeden, sesin geldiği yöne doğru, ölüme doğru yürüdü.
Mehmet Akyüz, hayatını adadığı vatan sevgisinin ve evlat koruyuculuğunun en yüce anında, oğluna siper olmak için ileri atıldı. İşte o fedakarlık anında, hain kurşunlar sadece Ziya’yı değil, o an oğlunun önüne geçen babayı da hedef aldı. Mehmet Akyüz’ün o son adımı, bir babanın evladına hediye edebileceği en kıymetli mirastı: Canı pahasına bir kalkan olmak.
ŞEHADET VE GERİDE KALAN YÜREKLER
Baba ve oğul, ağır yaralı olarak Urfa Devlet Hastanesi’ne kaldırıldılar. Bütün imkanlar seferber edildi, tüm müdahaleler yapıldı. Ancak Mehmet Akyüz’ün yüreğindeki vatan ve evlat sevgisi kadar büyük olan yara, kurtarılmasına izin vermedi. 14 Ağustos 1978 tarihinde, mübarek Ramazan ayının hürmetinde, Urfa’nın semalarında şehadete erdi. Kuyumcu Mehmet Akyüz, milletinin destanına kanıyla imzasını attı.
Trajedi, burada da bitmedi. Vücuduna isabet eden kurşunlarla mücadele eden oğlu Ziya, Gaziantep’e sevk edildi ve iki uzun ay boyunca tedavi gördü. Ziya, o iki ay boyunca babasının yiğitçe siper oluşunu ve şehadetini öğrenemedi. Ancak iyileşip taburcu olduğunda, acı gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Babası, onun hayatını kurtarmak uğruna ebediyete yürümüştü.
"Mehmet Akyüz’ün Şanlıurfa’daki son nefesi, evlat sevgisinin ve millet sevdasının, zamana meydan okuyan, ölümsüz bir yeminidir. O, sadece bir esnaf değil, milletinin bekası için o karanlık kapıya yüreğini dayayan bir kahramandır."