"Bazen bir duruş, binlerce sözden daha gür çıkar. O, inandığı yolda ne eğildi ne de yoruldu; sadece göğe yürüdü."
BİR MİLLİ RUHUN DOĞUŞU
Anadolu’nun kalbi Sivas’ta, Şarkışla’nın Elmalı köyünde filizlendi o büyük çınar. O, sadece bir isim değildi; milletinin vicdanı, Türk Milliyetçiliği davasının sarsılmaz kalesiydi: Ülkücü Şehit Başkan Muhsin Yazıcıoğlu. Henüz genç bir fidanken, 1968 yılında Şarkışla’da Genç Ülkücüler Hareketi’ne katıldı ve hayatının her anını adadığı çetin yolda ilk adımı attı. Eğitimi için 1972’de Ankara’ya geldiğinde, Veteriner Fakültesi’ni bitirmekle kalmadı; kaderi, eşi Gülefer Yazıcıoğlu ile burada kesişti ve iki evlatla taçlanan yuvasını kurdu. Fakat bu adanmış ruh için aile ocağı kadar, milletinin ocağı da kutsaldı.
ÇİLEHANE VE HÜCREDE YAZILAN DESTAN
Ankara’ya ayak bastığı andan itibaren Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev aldı. Basamakları tek tek tırmandı; Genel Başkan Yardımcılığı’ndan Genel Başkanlığa yükseldi. 1978’de kurulan Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucu Genel Başkanı olarak gençliğin sesi oldu. Ancak büyük davaların bedeli ağırdır. O yıllarda yaşanan trajik Bahçelievler ve Kahramanmaraş olaylarıyla suçlandı. Fakat adaletin demirden kapıları önünde durdu ve yargı onu suçsuz bularak özgür bıraktı.
En büyük sınavı, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra geldi. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda, ne pahasına olursa olsun boyun eğmeyen bir duruş sergiledi. Tam yedi buçuk yıl Mamak Cezaevi’nde, bunun beş buçuk yılını zindanların en derininde, hücrede geçirdi. O karanlık, buz gibi yalnızlıkta dahi kalemi elinden bırakmadı; acısını ve yalnızlığını dizelere döktü: O meşhur "Üşüyorum" şiiri, bir mahkûm feryadı değil, bir davanın asla dondurulamayacağının ilanıydı. Yargılamalar bittiğinde, yine suçsuzluğu ispatlandı ve beraat etti. Çektiği çile, onun siyasi kariyeri değil, karakterinin nişanesi oldu.
HİZMET VE ADANMIŞLIĞIN YÜKSELİŞİ
Zindandan çıktıktan sonra dahi, mücadelesine bir an bile ara vermedi. Cezaevindeki dava arkadaşlarının ailelerine destek olmak için kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı'nın başına geçti. O, sadece bir siyasetçi değil, bir vefa abidesiydi.
1987’de Milliyetçi Çalışma Partisi’ne (MÇP) girerek Genel Sekreter Yardımcılığı görevini üstlendi. Siyasete atılma sebebi makam sevdası değil, millete borcunu ödeme arzusuydu. 20 Ekim 1991’de üç partinin oluşturduğu ittifak bünyesinde, memleketi Sivas’tan milletvekili seçilerek, yedi buçuk yılını zindanlarda geçirdiği halkına Meclis kürsüsünden hizmet etme onuruna erişti.
SON UÇUŞ: KARARLILIĞIN ATEŞ ÇEMBERİ
O güne dek, kader Muhsin Yazıcıoğlu’nu on yedi defa trafik kazasından çekip almış, her seferinde ona hafif sıyrıklarla bir şans daha tanımıştı. Ancak 25 Mart 2009, Kahramanmaraş’tan Yozgat-Yerköy’e doğru yapılan o son uçuş, kaderin en zorlu imtihanı oldu.
Kahramanlık yorgunluk bilmez; o gün de bir mitingden diğerine, milletin sesini taşımak için havalandı. Ancak helikopter, Keş Dağı’nın zirvelerinde, bilinmeyen bir sebeple düştü. Olayın hemen ardından, helikopterde bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in 112 Acil Servis’e yaptığı o son umut dolu arama, bir ulusun yüreğine hançer gibi saplandı. Güneş, yaralıydı, arkadaşlarının inlediğini duyuyordu ama Başkan Yazıcıoğlu’ndan bir iz yoktu. O konuşma, İsmail Güneş’in de son sesi oldu.
Bu kaza, bir trajedi değil, tam 48 saat süren destansı bir arama kurtarma mücadelesine dönüştü. Hava soğuk, dağlar karlıydı ve tüm ülke nefesini tutmuş bekliyordu. Enkaz, arama yapılan alandan 115 kilometre uzakta, Sisne ve Kızılöz Köyleri arasındaki Kanlıçukur mevkiinde, arama ekipleri içindeki 17 gönüllü civar köylüsünün fedakârlığı sayesinde bulundu. O kararlılığın son anları ve son sözleri meçhul kaldı; dağlar ve kar, bir kahramanın son yürüdüğü patikayı gizledi. O, bilerek yürüdüğü son adımın, milletine adanmışlığın nişanesi olduğunu bir kez daha kanıtladı.
BİTMEYEN VEDA VE EBEDİ MAKAMI
28 Mart 2009 tarihinde, tüm milletin kalbi durmuşçasına beklerken, acı haber geldi. Muhsin Yazıcıoğlu ve yol arkadaşları şehadet mertebesine ulaşmışlardı. O, bu dünyadaki yolculuğunu tamamlarken, arkasında boyun eğmeyen bir direniş ve tertemiz bir geçmiş bıraktı.
Vasiyeti üzerine, Bakanlar Kurulu kararıyla, İstiklal Şairi Mehmet Âkif Ersoy Müzesi olarak kullanılan Taceddin Dergahı’nın bahçesine defnedildi. Böylece, milletin iki büyük şahsiyeti, ebedi istirahatgâhlarında birbirine komşu oldu. Cenazesi altı gün sonra, 31 Mart 2009’da Kocatepe Camii’nden kalktı. Türk bayrağına sarılı naaşı, yaklaşık 700.000 kişinin katıldığı o muazzam vedada, bir liderin ne kadar derinden sevildiğini gösteriyordu.
Onun ismi bugün Amasya’dan Ankara’ya, memleketi Sivas’a kadar Anadolu’nun dört bir yanındaki caddelerde, parklarda ve vakıflarda yaşamaya devam ediyor; çünkü bazı isimler ölmez, sadece tarihin destan sayfalarına yazılır.
"O, ne bir menfaat kapısı aradı ne de bir dayanağa yaslandı. Bir ömrü adalet, çile ve fedakârlıkla ördü. Muhsin Yazıcıoğlu, göğe yükselen bir kar tanesinin ruhuyla, bu toprağın ebedi kahramanıdır."