“Bazılarının ömrü, bir çağın kapısını kapatıp yeni bir destanın perdesini açmak için yazılır. Süleyman, 22 yıllık kısacık hayatına bir milletin cesaretini sığdırdı.”
YETİMLİĞİN HİKMETLE TAÇLANDIRDIĞI YÜREK
Çorum’un Sungurlu ilçesinde, 1948 yılında, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdıracak bir fidandı o. Ülkücü Şehit Süleyman Özmen. O, henüz 22 yaşındaydı; hayatının baharında, bir milletin kaderini omuzlamaya hazırlanıyordu. Annesi Emine Özmen’in gözünden, onun hikayesi yetimliğin gölgesinden doğan bir erdem tablosuydu: “Oğlum yetim büyüdü; ama kendini çok iyi yetiştirdi.” Çevresinde muti, sevecen, cana yakın vefasıyla tanınan bu delikanlı, manevi bir derinliğe sahipti. İlkokul çağını bitirmeden Kur’an’ı hatmetmişti. Akşamları, annesinin dizinin dibinde, güzel sesiyle Kur’an okuyarak, ruhunu ve geleceğini besliyordu.
Süleyman, sadece ahlakıyla değil, boylu poslu, yakışıklı duruşuyla da dikkat çekiyordu. Onun ruhundaki bu derinlik, Prof. Dr. Turan Güven’in hatıralarına sinmişti; Sultanahmet Camii’nde bir Cuma namazı esnasında, Gönenli Mehmet Efendi’nin hutbesinde gözyaşlarına boğulan o genç, imanın çelikleştiği bir yüreğin sahibiydi.
ADANMIŞLIĞIN İSTANBUL'DAN ANKARA'YA YOLCULUĞU
O bir İstanbul aşığıydı, Sultanahmet’in manevi ikliminde büyümüştü. Ancak kader, 1966 yılında onu başkente, ateşe doğru çağırdı. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni kazandığında, henüz 18 yaşındaydı. Annesinden aldığı helallik ve arkasından gelen dualarla çıktı yola. Gurbet, okumaya olan düşkünlüğü ve tertemiz arkadaşlıklar sayesinde ilk başta bir cennet gibiydi.
Lakin o güzel günler hızla son buldu. 1968 yılının baharında, ülkenin üzerine ihanetin karabulutu çöktü. Öğrenci hareketlerinin zehirli dalgaları, ülkesini seven gençliğin üzerine bir fırtına gibi indi. Artık üniversite, ilim yuvası olmaktan çıkmış, bir savaş meydanına dönmüştü. Yurt baskınları, fakülte işgalleri, sokak ortasında maruz kalınan yaylım ateşleri, hayatın sıradan bir parçası haline gelmişti. Vatanın bağımsızlığına göz diken Çin Komünizmi’nin paralı uşakları ve Rus Çar’larının yerli işbirlikçileri, okuma, barınma ve yaşama haklarını genç Türk milliyetçilerinin elinden gasp etmeye başlamıştı.
YIL: 1970 – BİR KAHRAMANLIK YEMİNİ
Yıl 1970’ti. Ülke, anarşinin kol gezdiği, Allahsız ve devletsiz bir düzenin kurulmaya çalışıldığı karanlık bir eşikteydi. Fakat Süleyman ve arkadaşları, göğüslerini bu hayasızca akına siper etmeye kararlıydı. İlk kahramanlık yemini, yurtların arasındaki meydanda edildi. Komünist militanlar, bir ülküdaşı sıkıştırmışken, Süleyman hiç tereddüt etmeden, canı pahasına olaya müdahil oldu ve arkadaşını kurtardı. Bu cesaretin bedelini ödeyeceğini bilen dört arkadaşı, onu da yanlarına alarak yurttan ayrıldı.
17 Mart gecesi, yeni evlerinde, ertesi gün tutacakları Muharrem orucu için sahura kalkmışlardı. Şiddetle çalınan kapı, bir felaketin habercisiydi: Ankara Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nda ülküdaşları üç gündür kuşatma altındaydı. Aç, susuz ve rehin kalmışlardı. Gözlerini imanın ışığıyla açan bu genç yürekler, duayı bitirir bitirmez yola koyuldu.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ VE SON ORUÇ
Tarihi Türk Ocağı binası önünde toplanan yaklaşık 300 ülkücü öğrenci, mahsur kalan kardeşlerini kurtarmak için harekete geçti. Süleyman, bu fedai grubun ön saflarındaydı. Yanlarında bir toplu iğne dahi yoktu; sadece kalplerinde yanan vatan aşkı vardı.
18 Mart 1970 günü, o an geldi. Süleyman Özmen ve iki ülküdaşı, kuşatma altındaki yurtlara peynir, zeytin ve ekmek ulaştırarak açlık çeken kardeşlerinin direncini kırmamaya ant içmişti. O, sahurda fakülte kantininde bulduğu birkaç çekirdeksiz üzümle niyetlendiği orucunu taşırken, üzerine kızıl bir ateş açıldı.
Polislerin gözü önünde, namertçe atılan kızıl kurşunlardan biri Süleyman’ın sırtına saplandı. Yetmezmiş gibi, kız yurdundan atılan taşlardan biri de suratına isabet ederek onu ağır yaraladı. O, sırtından vurulduğu o an, düşmanına sadece ekmek ve zeytin taşıyan bir kahramandı.
BEYAZ ÖLÜM VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜN BAŞLANGICI
Ağır yaralı Süleyman, derhal Numune Hastanesi’ne kaldırıldı. Beş uzun gün ve gece boyunca, ülküdaşları hastane kapısından bir an olsun ayrılmazken, o genç bedeniyle ölüme meydan okudu. Ancak ilahi takdir tecelli etti. 23 Mart’ı 24 Mart’a bağlayan o gecenin sabahında, 22 yaşında, hayatının baharında, şahadet mertebesine ulaştı. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun deyişiyle, “Büyük Turan Ülkücüsü Süleyman Özmen,” niyetlendiği orucunu, yedi kat göklerden gelen şehadet şerbeti ile açmıştı.
Özmen’in vefatının ardından, Ziraat Fakültesi’nde büyük bir tören düzenlendi. Dekan Şehabettin Elçi’nin ardından kürsüye gelen MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer, onun fedakârlığını şu sözlerle özetledi: “Süleyman hayatının başındaydı. Ne kapitalist ne burjuvaydı. Hepimiz için öldü. Süleyman sizlersiniz. Süleyman yaşayacaktır.” Ülkü Ocakları Birliği Genel Başkanı İbrahim Doğan ise konuşmasında adeta yemin etti: “Bu topraklar boyanmadıkça kana, bu kılıçlar girmeyecektir kına!”
Kimilerine göre bir kilometreyi geçen, hınca hınç bir kalabalık, onu omuzlarında Hacı Bayram Camii’ne taşıdı. Cenaze namazının ardından onlarca ülkücünün refakatinde İstanbul’a uğurlandı. Gece 23:30 sularında tabutu, İstanbul’da kendisi için hazırlanan yere konuldu. Sabaha kadar ülküdaşları başında nöbet tuttu, Yüksek İslam Enstitüsü öğrencileri Kur’an-ı Kerim okudu.
İstanbul’daki törenlerin ardından, o, İstanbul’da bir gurbetçiyken, şimdi tüm Türkiye’nin sevdalısı olarak, ebedi istirahatgâhına, Eyüp Sultan mezarlığına defnedildi. Süleyman Özmen, böylece Türk-İslam Ülkücüleri’nin kutlu şehitler kervanının en önünde, bayrağı taşıyan ilklerden oldu.
“O, hayatının baharında, bir lokma zeytin ve ekmek uğruna girdiği ateşte yandı. Gönül verdiği davanın ilk şehidi olarak, 22 yıllık ömrünü Türk’ün bitmeyen destanına mühürledi.”