"Bazılarının ömrü, sadece nefes almaktan ibaret değildir; bazılarının ömrü, inandığı değerler uğruna atılan her adımıyla tarihe yazılır."
GAZİANTEP'İN YİĞİT EVLADI
Tarih 22 Mart 1979'u gösterdiğinde, Anadolu'nun çelikten iradesini taşıyan şehir Gaziantep, bir kahramanlık yeminine tanıklık edecekti. O, SADIK ACAR’dı. Bu toprakların çocuğu, bu davanın neferiydi. O, basit bir kimlikten öte, bir milliyetçilik, bir duruş ve bir adanmışlık abidesiydi.
BİR YÜREKTE ÜÇ BÜYÜK VAZİFE
Sadık Acar, sadece bir memur değildi; o, cephede üç farklı görevi aynı anda omuzlayan bir irade timsaliydi. Günlük ekmeğini kazandığı Çimento Fabrikası’nda Muhasebe Müdürlüğü gibi ağır bir idari sorumluluğu üstlenmişti. Yetinmedi; geleceği inşa etmek azmiyle Eğitim Fakültesi’nin son sınıf öğrencisiydi.
Ancak onun asıl vazifesi, inandığı değerler uğruna adanmışlıktı. O, Gaziantep Ülkücü Memurlar Derneği Başkanlığını yürütüyor, fikir ve ülkü birliğini omuzlarında taşıyordu. O dönem, ideolojik çatışmanın en keskin olduğu demlerde, bu sorumluluk bir makam değil, bir fedakârlık yeminiydi. O, her gün, mesleği, eğitimi ve başkanlığı arasında mekik dokurken, aslında büyük bir tehlike çemberinin içinden geçiyordu.
O SON SABAH, O SON KARAR
Her sabah olduğu gibi, 22 Mart sabahı da vazifesi, yuvasından ayrılıp iş yerine yürümeyi emretti. Sadık Acar, üzerine kurulan pusuyu belki hissetmişti, belki hissetmemişti, ancak ülkücü kimliğinden ve sorumluluğundan asla geri adım atmadı. Korkaklar gizlenirken, o, Gaziantep sokaklarında, inancını göğsünde taşıyarak yürüyordu.
Ancak karanlık ve sinsi bir plan çoktan kurulmuştu. Devrimci-komünist örgüt elamanları, yiğitliğe karşı ancak kalleşliği kullanabileceklerini biliyorlardı.
150 METRELİK VUSLAT YOLU
Evinden henüz 150-200 metre uzaklaşmıştı ki, arkadan gelen hain adımlar duyuldu. Bu mesafe, onun hayat yolunun son demleri, cesaretinin ise en net kanıtıydı. O, sırtını dönmek yerine, arkasında bıraktığı davasının büyüklüğüne odaklanmışken; alçakça ve sinsice yaklaştılar.
Silahlar patladığında, sesi sadece Gaziantep’in sokaklarında değil, adanmışlık tarihinin en acı sayfalarında yankılandı. Canice, arkasından kafasına sıkılan kurşunlar, sadece bir canı değil, aynı zamanda memlekete hizmet eden bir idareciyi, bir eğitimciden adayını ve bir lideri susturdu.
22 MART 1979: ŞEHADETİN TESCİLİ
Sadık Acar, düştüğü o küçücük Gaziantep sokağında, anında şehadete ulaştı. O an, onun Muhasebe Müdürlüğü koltuğu boş kaldı, Eğitim Fakültesi’ndeki sırası boş kaldı, ancak en önemlisi, ülkücü memurların başında taşıdığı onur sancağı ebediyete yükseldi.
Bir ömrü kısacık bir yürüyüşte sonlandıranlar, onu susturduklarını sandılar. Oysa Sadık Acar, tam da o anda, 22 Mart 1979’da, sadece bir şehit değil; vatanına ve davasına olan sadakati asla pazarlık konusu etmeyen, karanlığa karşı kararlılıkla yürüyen destansı bir kahraman olarak tarihin kaydına geçti.
"Olgularla yazılan bir hayatın sonu, sadece tarihe bir not düşmek değildir; o, gelecek nesillere 'Cesaret, her sabah kapıdan çıkmakla başlar' diyen ebedi bir sestir."