"Bazı hayatlar kısa sürer, ama taşıdıkları idealin ağırlığı çağları aşar. Ahmet Tekin, adını tarihin sayfalarına değil, milletinin vicdanına kanıyla yazmıştır."
ANKARA'NIN 17'LİK YİĞİDİ
Doğduğu topraklar veya dünyevi bir meslekle tanımlanamayan, varlığını yalnızca yüreğindeki kutlu ülküye adayan bir gençti o. Adı Ahmet Tekin, ruhu ise Türk Milliyetçiliği ve Türk İslam Ülküsünün yılmaz savunuculuğunun ta kendisiydi. Tarih, bu destanı yazmaya başladığında o henüz 17 yaşındaydı. Ankara’nın Gülveren semtinde ikamet ediyordu; yaşı küçük, omuzladığı dava ise dağlar kadar büyüktü. Onun kimliği; bir devrin karanlığına karşı dimdik duran, geleceği aydınlatmaya yemin etmiş genç bir kahramanın azminden ibaretti.
İDEALLERİN AK BEYAZ NÖBETİ
Takvimler 1977 yılının sıcak bir Haziran gecesini gösteriyordu. Ülküdaşlarıyla omuz omuza, memleketi sarmaya çalışan ideolojik sisin üzerine yürüyordu. Onlar için karanlık duvarlar, mücadelenin cephesiydi. Gece vakti, hainliğin ve yıkımın sembolü olan devrimci solcu-komünist yazılarını silmek, ardından temizlenen o boşluğa Türk-İslam ülküsünü nakşetmek, onların kutlu nöbetiydi.
Saatler 03.00’e yaklaşırken, mücadelenin en önemli aracı, beyaz kireç tükenmişti. Mücadele duramazdı. Geri adım atılamazdı. Dava, boyanın son damlasına kadar sürmeliydi. İşte tam o anda, Ahmet Tekin, arkadaşlarından ayrılma pahasına, görevi sürdürme kararı aldı. Bir anlık güvenli ortamı terk ederek, geriye, kendi yağlı boyalarını getirmek üzere tek başına yola çıktı. O yola çıkış, sadece boya getirmek için atılmış sıradan bir adım değil, davasına olan bağlılığının göstergesi olan, tehlikeye doğru yürüyüşün ta kendisiydi.
ÖZGÜR SOKAK'TA KAN VE ŞEREF
Kaderi, Ankara’nın Gülveren semtindeki, adına tezat oluşturan “Özgür Sokak”ta bekliyordu. Ahmet, henüz on yedi yaşında, ideallerini kalbinde taşıyan bir genç iken, bu karanlık sokağın her köşesi pusuya yatmış hainlerle doluydu. Gecenin dondurucu sessizliği, devrimci solcu-komünist militanların kahpece açtığı ateşle yırtıldı. Silah sesleri, sadece Ahmet’in bedenine değil, davasının ruhuna da sıkılmıştı.
Sesleri duyan ülküdaşları, koşarak olay yerine ulaştılar. Karşılaştıkları manzara, yürek dağlayıcıydı. Ahmet Tekin, davasının bayrağı gibi yere serilmiş, ağır yaralı halde yatıyordu. Onu hemen hastaneye yetiştirdiler; ancak bu sadece bedenin son bir direnişine başlaması demekti.
HAKKA YÜRÜYÜŞ: 15 GÜNLÜK DİRENİŞ
Ahmet Tekin, bir kahraman gibi düştü, ancak vazgeçmedi. Hastane yatağında geçen 15 gün, onun sadece yaralarını iyileştirmeye çalıştığı bir süreç değil, ruhunun bedeniyle verdiği son onurlu mücadeleydi. Her geçen gün, genç bedeni aldığı yaralara karşı direniyor, mücadelesinin haklılığını kanıtlıyordu.
Fakat, 20 Haziran 1977 günü, bu 15 günlük destansı direnişin sonu geldi. Ahmet Tekin, uğruna tek başına sokağa çıktığı, uğruna gençliğini feda ettiği davasının en büyük mertebesine erişerek şehit oldu. O, bedenini kaybetti ama Türk Milliyetçiliği idealine olan adanmışlığıyla Ankara’nın karanlık sokaklarında sonsuza dek yanan bir meşale bıraktı.
"O, 17 yaşında bir can, uğruna savaştığı toprakların her zerresine destan olup sinmiştir. Adı, fedakârlığın sembolü olarak kalacaktır."