"Bazı hayatlar sadece 18 bahar sürer. Ancak o kısa ömür, bir milletin onuru uğruna ödenen en yüksek bedel olur."
KİMLİĞİ VE BİR YÜREK MESELESİ
Çorum’un Kargı ilçesi, Çetmi köyünden İstanbul’a taşınan Tan ailesinin kısıtlı dünyasında, 1962 yılında narin bir fidan olarak açtı gözlerini: Ahmet. Babası Servet Tan, Mecidiyeköy’de vergi dairesinin mütevazı bir memuruydu. Aile, Gültepe Yahya Kemal mahallesindeki bir gecekonduya sığınmış, maldan ve mülkten yoksun ama imandan kavi, çocuktan zengin bir hayat sürüyordu. Ahmet Tan, daha doğarken hayatın ilk çetin sınavıyla karşılaşmıştı; bir ayağı sakattı. Fiziken narin, ancak ruhu çelikten olan bu genç, ilkokuldan sonra eğitimine devam edemedi. O, henüz küçük yaşta, bulduğu her günlük işte didinerek ailesinin rızkına omuz veren, yoksulluğun demir pençesine kafa tutan onurlu bir emekçi, aynı zamanda bir ÖĞRENCİYDİ.
BABANIN YOLU VE İDEALİN SAVAŞÇISI
Tan ailesinin dünya görüşü, milliyetçi ve muhafazakâr bir duruşun kalesiydi. Ahmet, sadece babasının helal kazancına ortak olmakla kalmadı; ülkülerinin de neferi oldu. Büyük ağabeyi Murat Tan, Gültepe’nin ön saflarında mücadele veren, duruşu sağlam bir ülkücüydü. Ahmet, abisinin izini takip eden, aynı kutsal davaya gönül veren, engeline rağmen geri adım atmayan gerçek bir cengâverdi. Kimi zaman işsiz kaldığı anlarda babasına öğle yemeği götürür, bir süre babasının iş yerinde dinlenir, sonra yeniden Gültepe’deki mücadele alanına dönerdi. O, 18 yaşında, bedeni zayıf kalsa da, ruhu ve imanıyla tüm zorluklara karşı dik duran bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ idi.
25 NİSAN 1980: ONUR İÇİN DİK DURUŞ
Takvimler 25 Nisan 1980 Cuma sabahını gösteriyordu. O gün, sadece İstanbul sokaklarında değil, Ahmet’in hayat çizgisinde de bir dönüm noktası yaşandı. Evden çıktığında, mahalleden henüz ayrılmamıştı ki, karanlık eller, birkaç çakalın suretinde karşısına dikildi. Kimliğini istediler. Kısa ve şiddetli bir cebelleşmenin ardından, sadece bir kâğıt parçasını değil, Ahmet’in onurunu da temsil eden kimliği gasp ettiler.
Ahmet, haksızlığa boyun eğmedi. Doğrudan Gültepe Karakoluna gitti, hadiseyi anlattı ve gasp edilen kimliğinin geri alınması için ricada bulundu. Ancak acı bir gerçekle karşılaştı: Komiser, 18 yaşındaki bu idealistin şikâyetini hiç ciddiye almadı. Ahmet Tan’ın yüreği, bu çifte darbe ile dağlandı. Hem komünist çetelerin zorbalığına, hem de devletin temsilcisinin kayıtsızlığına içerlemişti. Eve girip saklanmak yerine, bisikletini aldı. Yanına arkadaşı Sezer’i de katarak yollara düştü. O artık, intikam peşinde değil, gasp edilen onurunun peşinde bir savaşçıydı.
SESSİZLİĞE DEĞİL, ATEŞE DOĞRU
Ahmet ve arkadaşı, mahallede tur atarlarken, kimliğini gasp eden o grubu okulun bahçesinde toplu halde gördü. Bu, bir geri çekilme anı olabilirdi. Fiziksel engeli, yorgun bedeni ve karakoldaki hayal kırıklığı ona geri dönmesini fısıldayabilirdi. Ancak Ahmet, o an, geri çekilmeyi reddetti. O, artık sadece bir öğrenci değil, adanmışlığın sembolüydü.
Kimliğini alan zorbaların üzerine doğru, bisikletini sürmeye başladı. Bu bir intihar değil, onur için atılan son, kahramanca bir adımdı. Saniyeler içinde, inlerinden çıkan DEV-SOL’cu komünist tetikçiler Ahmet’in etrafını sardı.
ŞEHADETİN DESTANSI SONU
Kaçış yoktu. Pazarlık yoktu. Zalimin karşısında diz çökmek yoktu. Katil Saleh Odabaş, silahını çekti ve gencecik bir hayatın üzerine, çok yakın mesafeden kurşun yağdırdı. Otomatik silahtan çıkan 9 mm. çaplı altı kurşundan beşi, narin vücuduna isabet etti. Kolundan, boynundan ve en önemlisi, inançla dolu göğsünden aldığı yaralarla, Gültepe Yahya Kemal Mahallesinde, adaletin tecelli etmediği yerde, 18 yaşındaki ÜLKÜCÜ ŞEHİT AHMET TAN, 25 Nisan 1980 günü şehit düştü.
Düşmanı, onurlu duruşunun cezasını, yanında gelen arkadaşı Sezer’i de hırpalayarak kesmeye çalıştı. Ama Ahmet’in düşüşü, yenilgi değil, bayraklaşan bir direnişti. Genç cengâverin cenazesi, doğduğu toprakların kalbine, Çorum-Kargı’daki köyünde, uğruna can verdiği vatan toprağına emanet edildi.
"Bazı kahramanlar meydan okumayı sadece sözle değil, sakat ayağıyla süreklediği bir bisikletin üzerinde, ölümün üzerine doğru koşarak gerçekleştirir. Ahmet Tan, 18 yaşında, karanlık bir çağın üzerine, sarsılmaz bir idealin ışığını düşürdü."