"Kimi genç bedenler, bir milletin kader defterine kanla yazılmış en kutsal yemindir. On dokuz bahar gören kalbiyle, karanlığın üzerine yürüyenlerin destanıdır bu."
KİMLİĞİ VE ERZURUM’DAN ANKARA’YA UZANAN İDEAL
O, bir sıradan öğrenci değildi; o, adını tarihin sayfalarına altın harflerle yazdıran bir Türk Milliyetçisi Ülkücü, Şehit Osman Ünal’dı. Erzurum’un dağlarından kopup gelen yiğitliği, Ankara’nın kadim sokaklarında bir inanca dönüştürmüştü. Henüz on dokuz yaşındaydı; hayatının baharında, geleceğe dair en büyük hayali, milletinin bekasıydı.
Ankara’nın Cebeci semti, Dumlupınar Caddesi üzerindeki Çayır Sokak, onun adanmışlığının sessiz tanığıydı. İlkokulunu Hamamönü’nde İrfan Baştuğ’da, ortaokulunu Cebeci’de tamamlamış, şimdi ise Samanpazarı Ticaret Lisesi’nin ikinci sınıfında, kitapları geleceğe taşıyan bir nefer gibiydi. Onun mesleği, sadece bir lise öğrencisi olmak değil; vatanına hizmet için yanan genç bir ruh olmaktı.
YİĞİTLİĞİN AYRILIK NOKTASI: 23 NİSAN 1980
O gün, 23 Nisan 1980'di. Çocuk bayramının coşkusunun gölgelendiği, sokakların ideolojik çatışmalarla sınandığı zorlu bir zamandı. Okul çıkışı, ülküdaşlarıyla birlikte Ulucanlar Caddesi’ni adımladılar. Cumhuriyet İlkokulu’nun bahçesinde top oynayan arkadaşları, yorgunluklarını atmaları için onları maça davet etti. Yanında yürüyen ülküdaşı İbrahim Kocaoğlu, o anın hafifliğine kapılarak; “Haydi biraz top oynayalım,” dedi.
İşte o an, kahramanın yolunu çizen, fedakârlığın kapısını aralayan kritik cevap geldi. Elindeki kitapları, taşıdığı sorumluluğun ağırlığı gibi tutan Osman, dostunun davetini, kalbindeki daha büyük bir göreve tercih etti: “Aşağı kahveye bakayım, sonra eve gideceğim.”
O, dinlenmeyi reddetmişti. Eğlenceyi bir kenara bırakmış, yapılması gereken bir iş için, belki de sadece bir teftiş, bir vazife için ara sokağa doğru yönelmişti. Ülküdaşı İbrahim Kocaoğlu ile tokalaşarak ayrıldı. Bu tokalaşma, bir veda değil, bir ölümsüzlük sözleşmesiydi.
O KARANLIK YARIM SAAT VE YALNIZLIĞIN BEDELİ
Osman Ünal, ara sokaklardan aşağı inerken, ne kadar büyük bir tehlikenin içine yürüdüğünden habersizdi. Aradan sadece yarım saat geçmişti ki, Ankara’nın Hacettepe bölgesindeki dar sokaklarda pusu kuran, kinle bilenmiş kızıl katiller, devrimci solcu komünist militanlar tarafından fark edildi.
Onlar, Osman’ı yalnız ve silahsız yakalamanın alçakça bir fırsat olduğunu gördüler. Bir idealin peşinden koşan, elinde kitapları olan o on dokuz yaşındaki genci, sadece inancından dolayı hedef aldılar. Korkakça ve sinsice bir saldırıyla, Ülküdaşımızı kurşun yağmuruna tuttular.
O anın dehşeti, o son nefesindeki mücadele, tarihin bilinmeyen karanlık dehlizlerinde saklı kalsa da; bilinen tek gerçek, katillerin işledikleri cürümün ardından hızla kaçtığıdır. Osman Ünal, ağır yaralı halde, inancının son damlasına kadar direndiği Ankara sokaklarında kaldı.
ŞEHADETİN DESTANSI MÜHÜRÜ
Ağır yaralı Ülküdaşımız hemen Ankara Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı. Doktorlar, yorgun düşmüş bu genç kalbi hayata döndürmek için ne kadar çabalasalar da, zalimliğin açtığı yara çok derindi.
23 Nisan 1980, çocukların bayramı olduğu gün, Türk milletinin kahramanlık defterine bir fidan daha düştü. Osman Ünal, onurla taşıdığı ülkücü kimliğinin bedelini, en yüce mertebe olan şehadetle ödedi.
Ertesi gün, Karşıyaka mezarlığı, genç bir kahramanın son durağı oldu. M22-179 ada ve parsel numarasına kayıtlı mezarı, şimdi sadece bir toprak parçası değil; davasından dönmeyen gençliğin ve adanmışlığın Ankara’daki ebedi anıtıdır.
"Onun tokalaşıp ayrıldığı o ara sokak, bir mezar değil, bir yemin kuyusu oldu. Osman Ünal, on dokuzluk ömrünü, milletin ebediyetine armağan ederek ölümsüzleşti."