"Bazı hayatlar, çelik bir iradenin en zorlu coğrafyaya attığı onur imzasıdır. HABİP DİNÇER, karanlığın ortasına düşen sarsılmaz bir ışıktı."
KİMLİĞİ VE İHTİLAL GÖNÜL İŞİ
Adı, bir duruşun simgesi oldu: Şehit Habip Dinçer. O, 1980 yılının çetin kışından bahara dönerken, Anadolu’nun en zorlu vatan köşelerinden birinde, Tunceli’nin Pertek ilçesi Pınarlar Köyü’nde doğdu. Yüreğinde taşıdığı ateş, coğrafyasının çelişkili gölgesinden çok daha büyüktü. O, sadece bir köylü, bir eş, bir baba değil; Tunceli’de, komünist militanların en yoğun tehdit ve baskı altında tuttuğu topraklarda Türk Milliyetçiliği davasının sönmeyen meşalesiydi.
ZORUN SEÇİMİ VE ADANMIŞLIĞIN BEDELİ
Habip Dinçer evliydi ve geride gözü yaşlı yavrular bıraktı. Oysa Tunceli’de bir Türk milliyetçisi, bir Ülkücü olmak, o dönemin şartlarında can pahasına bir seçimdi; bu, ailesini ve kendini her an görünmez bir hedefin ortasına koymak demekti. O, kolay yolu reddetti. Bütün ülküdaşları gibi o da zor olanı, onurlu olanı seçti. Bu kararlılığı, yalnızca bir siyasi görüş değil; binlerce yıllık bir inancın, dev bir yüreğin fedakârlık yeminiydi. O, ailesine duyduğu sevgi kadar, millete adanmışlığın da en ağır yükünü omuzlamıştı.
O KARANLIK GÜN VE SON DİRENİŞ (22 NİSAN 1980)
Takvimler 22 Nisan 1980’i gösterdiğinde, kader ağlarını Tunceli’de ördü. Habip Dinçer, köyün muhtarı olan ağabeyinin dükkânında, her zamanki vatan nöbetini tutuyordu. Baskın, sinsi ve acımasızdı. Komünist militanlar, karanlık bir kararlılıkla, susturmak istedikleri bu sesin üzerine yürüdüler ve ellerindeki modern, otomatik silahlarla ateşi başlattılar.
Bu, bir çatışma değil, bir infaz girişimiydi. Ancak Habip Dinçer, teslim olmayı reddeden bir kahramanın azmiyle ayağa kalktı. Karşısında çelikten yapılmış bir ölüm kalkanı varken, elinde sadece atalar yadigârı, basit bir av tüfeği vardı. O an, cephanenin değil, cesaretin konuştuğu andı. O, av tüfeğinin otomatik silahlara karşı ne denli aciz olduğunu bile bile, vatanın onurunu omuzlayarak karşı koymaya çalıştı. Bu son direniş, sayısal üstünlüğe yenildi; fakat ruhsal ve manevi bir destan yazdı.
ŞEHADET VE SONSUZ DEFIANCE
Habip Dinçer, o ateş çemberinin ortasında, mücadelesinin haklılığına şahit olarak, Tunceli topraklarında şehit düştü. Olay yerinde hayatını verirken, bıraktığı iz, toprağa düşen her damla kandan çok daha derindi.
Ancak düşmanın nefreti, kahramanın ölümüyle dinmedi. Habip Dinçer’in bedeni, Pınarlar Köyü’nde son uykusuna yatırılırken, şehidin cenazesinin toprağa verildiği o kutsal gün, komünist militanlar bir kez daha saldırdılar. Habip Dinçer’i susturmakla yetinmeyip, onun yurdu olan köylerini ateşe verdiler.
Oysa onlar bilmiyordu ki; yakılan her ev, söndürülen her ocak, Habip Dinçer’in fedakârlık destanını körükleyen bir kıvılcımdı. O gün yanan köy, bir ateşin bittiği yer değil, sönmez bir imanın ve asla geri adım atmayan bir ruhun başladığı yer oldu.
"Habip Dinçer, av tüfeğiyle bir orduya meydan okudu. Ölümüyle ise, bir milletin onurunu ebediyete taşıdı."