"Bazı hayatlar, baharın en taze vaktinde solsa da, geride bıraktıkları tohumlarla bir milletin adanmışlık toprağını yeşertir. Ejder Çılgın, işte o zamansız tohumdur."
KİMLİK VE ALIN YAZISI
Ejder Çılgın, adı gibi cesur bir davanın yazgısını henüz çocuk yaşta omuzlamak üzere, Şanlıurfa’nın kadim toprağı Birecik’te dünyaya geldi. Takvimler 1980’i gösterdiğinde, o, dünyayı büyüklerin gözüyle değil, ilkokulun beşinci sınıfından bakan, masumiyetin simgesi küçük bir öğrenciydi.
Ancak Ejder’in kaderi, sadece okul sıralarından ibaret değildi. O, davası uğruna mücadele eden bir ocağın evladıydı. Babası Hacı Çılgın, Birecik Ülkü Ocakları’nın yönetiminde görevliydi; yani Ejder, küçücük bedeniyle büyük ideallerin gölgesinde büyüyordu. Onun hayatı, bir kararlılık mirasının doğal uzantısıydı.
ATEŞ ÇEMBERİ: NİSAN 1980
O gün, 22 Nisan 1980, Şanlıurfa’da sıradan bir bahar günü gibi başlamıştı. Evlerinin bahçesi, misafirliğin ve dostluğun sıcaklığıyla doluydu. Gaziantep’ten gelen, babasının kadim yoldaşı Müslim Bingöl, ocağın sadık bir üyesi olarak aralarındaydı. Onlar bahçede oturmuş, memleketin çalkantılı günlerini konuşuyor, belki de yarının umudunu kuruyorlardı.
Ejder, çocukluğun getirdiği güven ve sevgiyle, Müslim Bingöl’ün kucağında oturuyordu; iki ülküdaş arasında kurulmuş, nesiller arası sarsılmaz bir bağın en saf resmiydi bu an.
HAİNLİĞİN PUSU VE VURUCU CESARET
Ne var ki, milletin geleceği için yüreklerini ortaya koyanların huzuru, karanlık ideolojilerin nefretinden asla azade kalamazdı. Vatanı bölmek isteyen, devrimci solcu-bölücü komünistler, silahsız ve hazırlıksız ülküdaşlarımıza karşı hain bir pusu kurdular.
Ateş açıldı. Kurşunlar, sadece ocağın büyüklerini değil, o idealist duruşun en narin parçasını hedef aldı. Ejder Çılgın, Müslim Bingöl’ün kucağında, daha ömrünün baharında, bilinçli bir militan değil, sadece bir vatanseverin evladı olduğu için vuruldu.
ZAMANSIZ BİR YÜKSELİŞ VE ŞEHADET
Ejder, açılan o alçak ateş sonucunda ağır yara aldı. Onun küçücük bedeni, büyük bir yıkımın ve acının yükünü taşıyordu. O karanlık bahar gününde hastaneye kaldırıldı; ancak ne doktorların ne de sevenlerinin çabaları, Ejder’i ölüme karşı tutmaya yetmedi.
O, 5. sınıf öğrencisi Ejder, vatanın birliği ve davanın namusu uğruna akıtılan kanın en masum örneği olarak tarihe geçti. 22 Nisan 1980’de, Şanlıurfa’da, şehadet şerbetini içerek fanilikten ebediyete yükseldi.
Bu utanç verici saldırının hedefi aslında sadece Ejder değil, onun temsil ettiği tertemiz miras ve gelecek umuduydu. Cenazesi, doğduğu toprak olan Birecik’te, bir kahramanlık yemini gibi toprağa verildi. Ejder’in adı, masumiyetin, adanmışlığın ve fedakarlığın destansı bir sembolü olarak, aradan geçen yıllara meydan okuyarak yaşamaya devam etmektedir.
"Ejder Çılgın; o, yaşı küçük ama fedakarlığı devasa olan bir kahramanlık simgesi olarak, 1980'in karanlığına adanmışlığın en saf ışığını bıraktı. Onun kanı, bir milletin vicdanına yazılmış ebedi bir destandır."