"Vatanın duvarlarına sürülen her leke, namus bilinciyle temizlenmeliydi. O, bu temizliğin bedelini canıyla ödedi."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİNİN TOPRAĞI
Hasan Bülbül. Adı, sadeliği ve yiğitliği bir arada taşıyan bir Anadolu adamının hikayesinin başlangıcıdır. Doğduğu toprak Mersin’in Erdemli ilçesiydi; kaderi ise bu topraklara sonsuza dek kök salmaktı. Mesleği, toprağın sırrını bilen bir Çiftçi olmak. Ne bir makam, ne bir unvan bekledi; sadece ekmeği için didindiği toprağa, milleti için de canla başla bağlı kaldı. Evliydi, omuzlarında taşıdığı bir aile mesuliyeti vardı, ancak biliyordu ki büyük aile, yani Vatan, daha büyük fedakârlıklar isterdi.
ERDEMLİ BİR DİRENİŞİN MİMARI
Hasan Bülbül, sadece tarlasında değil, milletinin geleceği için de ter dökenlerdendi. O, Mersin’in Erdemli ilçesinde bir fidan dikti; Erdemli Ülkü Ocakları Derneği’nin kuruluşunda önemli bir görev üstlendi. Onun duruşu, kuru bir ideolojiden ibaret değildi; yardımseverliği dillerdeydi, mertliği ve yiğitçe tavrı ise ruhunu tanımlıyordu. O, karanlık günlerde Erdemli’nin vicdanı, ülküdaşlarının ise sarsılmaz dayanağıydı.
NAMUSUN SAVAŞI VE SON VAZİFE
Takvimler 21 Nisan 1976’yı gösteriyordu. Birliğin, devletin ve ordunun varlığına kast edenler, Tokat-Niksar-Kızıldere’de vuku bulan hadiselerin yıl dönümünü, zehirli afişlerle anıyorlardı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve şanlı Türk Devleti’ne alçakça dil uzatan bu ihanet fısıltıları, Erdemli’nin duvarlarına yapıştırılmıştı.
İşte tam bu anda, bir çiftçinin, bir babanın, bir Ülkücünün onuru ayağa kalktı. Hasan Bülbül, o afişleri, sadece bir kağıt parçası olarak görmedi; onları, ulusun namusuna sürülmüş bir leke olarak okudu. Silah taşımadı, zırh giymedi; yanına sadece yıkılmaz inancını alarak o karanlık duvarlara yürüdü. Afişleri birer birer yırtarken, kirli propagandayı Erdemli’nin üzerinden söküp atarken, aslında vatanın onurunu savunuyordu.
YİĞİTÇE BİR SON: BEDEL VE ŞEHADET
Cesaretin bedeli ağırdı. İki komünist militan, alçakça ve sinsice pusu kurarak, Hasan Bülbül’ün üzerine saldırdılar. Bu saldırganlar, insanlıktan uzak bir hınçla, eldeki sopalarla, kaynak metnin de işaret ettiği gibi, "Afrika yamyamlarını aratmayacak şekilde" bir vahşet sergilediler. Hasan Bülbül, silahsız ve tek başınaydı, ama ruhu yenilmezdi. İnancından dönmedi, diz çökmedi. O sopaların altında ezilen bir vücut değil, dimdik duran bir ruh ve yenilmez bir davanın ateşi yatıyordu.
Hasan Bülbül, o karanlık sokakta düşerken, Mersin ilinin ikinci şehidi olarak adını tarihin en şerefli sayfasına yazdırdı. Katillerden Sabahattin Altun, ülküdaşlarının müdahalesiyle adalete teslim edildi. Ancak diğer katil Şahbaz Tez kaçtı. Adalet tecelli etse de, etmese de, Hasan Bülbül’ün o son cesur eylemi, Türk Milliyetçiliği davasının fedakârlık abidesi olarak hafızalara kazınmıştır.
"Mersin'in yüreğine kazınan o ikinci isim, sadece bir şehit değil, davasına canıyla mühür vuran bir destanın ta kendisiydi. Tarih, yiğitlerin son nefesini unutmaz."