"Bazı hayatlar, karanlığa bir meşale yakmak için doğar; o meşalenin bedeli, kahramanın kendisi olsa bile."
ERZİNCAN’DAN YÜKSELEN İDEALİN SAVAŞÇISI
Destanlar, bazen büyük meydan savaşlarında değil, Erzincan’ın sadık topraklarında, 1960 yılında atılan bir kalp atışıyla başlar. O yürek, daha kundaktayken dahi, bir milletin kaderine adanmışlığın sarsılmaz imzası olan Yaşar Akbaş’a aitti. O, sadece bir birey değildi; damarlarında taşıdığı Türk Milliyetçiliği ve Ülkücü ruhuyla, bu vatanın ebedi bekçiliğine talipti. Kimliği, onun en büyük silahı ve en yüksek onuruydu.
YUVASINDAN BAŞLAYAN SONSUZ NÖBET
Ankara Polis Kolejinden aldığı eğitim, onun sadece bir memur değil, devletin en kritik noktalarında görev alacak bir zeka ve cesaret abidesi olacağının habercisiydi. O, sadece cephede değil, gölgelerin arasında süren istihbarat savaşında da ön saflarda yer alacaktı. İstihbarat müdürü olarak göreve başladığında, aldığı her nefes, tehlikeye karşı kurulmuş bir kalkandı. Görevindeki o tartışmasız başarı, sıradan bir yeterlilik değil, ideallerine olan sarsılmaz sadakatinin bir sonucuydu.
Oysa kahramanların da bir yuvası vardır. Evliydi ve iki çocuğu, onun hayata tutunma sebebi, aynı zamanda uğruna savaştığı gelecekti. Her sabah görevine giderken, geride bıraktığı o sıcak yuva, ona, koruması gereken şeyin ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyordu. O, kendi ailesini değil, yurdun tüm evlatlarını korumak için, her an tekinsizliğe yürüyordu.
İSTANBUL’DA SON VAZİFE VE MÜCADELE ATEŞİ
Zaman onu, medeniyetlerin kalbi, milletin en büyük şehri olan İstanbul’a çağırdı. Büyük şehirler, büyük tehlikeleri barındırır. Yaşar Akbaş’ın cephesi, ülkenin birliğini sarsmaya çalışan, devlet ve millet düşmanı terörün karanlık odaklarıydı. O, masasının başında oturmayı değil, tehlikenin tam kalbine yürümeyi seçmişti.
20 NİSAN 2005: ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ
20 Nisan 2005 tarihi, görev yazısının bir son fermanla mühürlendiği gündü. Olay Günü'nün tam detayları, kahramanın en yüksek fedakarlığının büyüklüğünü anlatmak için bir sis perdesi arkasında kalmış olsa da, bilinen tek ve en büyük gerçek, kararlılığının zirvesiydi: O, terörle mücadele ederken, görevi başında vuruldu.
Nasıl bir mücadeleydi? Kaç saat sürdü? Son sözleri neydi? Bu soruların cevabı, onun gösterdiği o anlık cesaretin ve gözü pekliğin sinesinde saklıdır. O, teröristlerin karanlık niyetiyle karşı karşıya geldiğinde, geri adım atmayı değil, en yüksek bedeli ödeyerek vatanın onurunu korumayı seçti. O, sadece bir polis değildi; o gün, devletin bekası için kendini feda eden, son nefesine kadar savaşan bir İstihbarat Müdürüydü.
ŞEHADETİN EBEDİ MÜHRÜ
Yaşar Akbaş, İstanbul’un kalabalık sokaklarında, inandığı değerler uğruna toprağa düştü. O, sadece canını vermedi; mücadelesiyle, sonraki nesillere, vatanın korunmasında hiçbir fedakarlığın karşılıksız kalmayacağını gösteren ebedi bir miras bıraktı. 45 yaşında tamamladığı hayatı, bir meslek öyküsü değil, adanmışlığın destanıydı.
"O sadece toprağa düşmedi; bir milletin vicdanına mühürlendi. Yaşar Akbaş’ın her damlası, bu vatanın göklerinde dalgalanan bayrağın kanıdır."