"Bazılarının vatanı doğduğu yerdir; Hayrettin Gökalp gibi kahramanların vatanı ise, uğruna can verdikleri ülküdür."
RUHUNUN DOĞDUĞU YER
O, sadece bir isim değildi; bir çağın, çelikleşmiş bir imanıydı. Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit HAYRETTİN GÖKALP. Kayıtlarda doğum yeri belki boş kalmıştı; belki de o, doğduğu coğrafyadan çok, kalbinde taşıdığı ülküyle var olmayı seçmişti. Bilinen tek kesin gerçek şuydu: 09 NİSAN 1980’de, İSTANBUL’un çalkantılı sokaklarında, bir ülkü neferi olarak tarihin destanına adını altın harflerle yazdıracaktı.
GİZLİ CEPHEDEKİ NEFER
Hayrettin Gökalp, cepheyi sivil hayatında kurmuştu. Silahlar kuşanmak yerine, idealini bileğiyle ve zekâsıyla savunuyordu. Mesleği, bir muhasebeci olarak çalışmak, rakamların ve defterlerin arkasında davasına sadık kalmaktı. O günlerin karanlık atmosferinde, iş yeri sadece bir ofis değil, aynı zamanda değerleri için sessizce nöbet tuttuğu, görünmez bir kale, bir mevziydi. O ve ülküdaşı Ali Saip Şahan, şehir hayatının merkezinde, inançlarının bedelini ödemeye hazır, isimsiz kahramanlardı.
09 NİSAN 1980: VAZGEÇİLMEYEN GÖREV
İstanbul’da, sıradan bir iş günüydü; ta ki devrimci solcu-komünist militanlar, karanlık emellerini gerçekleştirmek üzere o sessiz muhasebe bürosuna baskın yapana dek. Barışçıl bir çalışma ortamı, bir anda nefretin ve ihanetin sahnesine dönüştü. Silahlı militanlar, Hayrettin Gökalp ve Ali Saip Şahan’ın üzerine yürüdü. Kaçmak veya boyun eğmek yerine, iki yiğit, inançlarının ve görevlerinin gerektirdiği yerde durdular.
MASA BAŞINDAKİ SON DİZ ÇÖKÜŞ
Bu, bir çatışma değil, bir imana karşı işlenmiş hain bir eylemdi. Kahramanlar, zorla çalışma masalarına oturtuldular; sanki işlerini bitirmeden, adanmışlıklarını terk etmeden ölmeleri mümkün değilmişçesine. Onlara, tam da hayatlarını kazandıkları, sorumluluklarını yerine getirdikleri o masalarda, son duruşlarını sergileme fırsatı verildi. Onlar, ölümü kabul ettiler; ancak ilkelerini, duruşlarını ve adanmışlıklarını asla teslim etmediler.
O an, sadece bedenlerine değil, millete ve idealizme sıkılan bir kurşundu. Üzerlerine açılan ateşle ağır yaralanan Hayrettin Gökalp ve yoldaşı Ali Saip Şahan, bulundukları yerde, o mesai masasında şehadet mertebesine ulaştılar. Onlar, görevlerini yerine getirirken, ideal uğruna ölümsüzlüğü seçtiler. Muhasebe defterleri kanla lekelendi; ancak bu kan, tarihin en şerefli sayfasına atılmış bir imzaydı.
"Bazı ölümler, sadece bir son değil; vatanın geleceği için atılmış en kararlı adımdır. Hayrettin Gökalp’in şehadeti, asla susmayacak olan bir destanın başlangıcıdır."