“Bir ömrü sadece sayılarla değil, taşıdığı bayrağın yüksekliğiyle ölçenler vardır. O, gençliğini bir ülküye adayanların destanıydı.”
KİMLİĞİ VE BİR YÜREĞİN DOĞUŞU
Anadolu’nun kadim beşiği Konya’da, Kadınhanı ilçesinin Saçıkara Köyü’nde doğdu İsmail Akkuş. Takvimler 1960 yılını gösterdiğinde, bu topraklara kök salmış bir Türk Milliyetçisinin, ülkü yoluna adanacak bir yiğidin nefesi karıştı. 1967’de köyünün küçük okulunda başladığı ilim yolculuğunu, 1972’de tamamladı. Ardından, orta öğrenimine devam etmek üzere Kadınhanı’na geçti ve 1975 yılında ortaokulu bitirerek, yüreğinde taşıdığı büyük ideale bir adım daha yaklaştı.
İMKÂNSIZLIKLAR VE YÜKSEK ÜLKÜ
Genç İsmail’in yolu, sadece okullarla değil, zorlu hayat şartlarıyla da sınanıyordu. Maddi imkânsızlıklar, onun eğitim hayatına tam iki yıl boyunca zorunlu bir mühür vurdu. Ancak bu iki yıllık bekleyiş, bir geri çekilme değil, biriken bir kararlılıktı. O yıllarda, henüz toy bir delikanlı iken dahi, ruhunu ve bilincini Türk-İslam ülküsünün sarsılmaz inancıyla donatmıştı. Okul kapıları ona kapansa da, davasının kapısı her zaman açıktı.
AYDIN'DAKİ MÜCADELE CEPHESİ
İdealini ve öğrenme aşkını yüreğinde taşıyan İsmail Akkuş, ailesinin ekmek mücadelesine ortak olduğu Aydın’a göç etti. Hem çalışmak hem de öğrenimini tamamlamak için Efeler Lisesi’ne kaydını yaptırdı. Fakat o yıllar, karanlık güçlerin ve ideolojik baskının kol gezdiği kanlı bir dönemdi. 22 aylık Ecevit iktidarının bürokratları ve sokakları kana bulayan eşkıyalar, İsmail’in ilim yolunu kesmeye çalıştı. O, inancından vazgeçmediği için, okulu bırakmaya zorlandı ve kapı dışarı edildi.
Fakat bir ülkücünün azmi, duvarlarla sınırlanamazdı. O, gündüzleri alın teriyle çalışırken, geceleri ise akşam lisesine devam etti. Onu susturmak isteyenlere karşı duruşu; geceyi gündüze katarak öğrenmeye devam etmek oldu. Onun için eğitim, sadece bir diploma değil, karanlığa karşı yakılan bir meşaleydi.
SON AKŞAM VE KAHPE PUSU
Tarih 07 Nisan 1980’i gösteriyordu. Gün batmıştı. Yorgun ama azimli İsmail Akkuş, yine ilmin yolunda, akşam lisesine doğru yürüyordu. Bu yürüyüş, sadece bir öğrencinin okula gidişi değil, inancının ve kararlılığının somut adımlarıydı.
Ancak karanlık, bu aydınlık yürüyüşü hazmedemedi. Yoluna baskı kurmuş olan devrimci solcu-komünist militanlar, erdemden ve cesaretten yoksun bir şekilde, bir pusu kurdular. Kahpe yürekler, korkakça tetiğe bastılar.
Kurşunlar, sarsılmaz inançla bilenmiş bozkurt gövdesine isabet etti. İsmail, ağır yaralanmıştı. O an, bir ülkü devi yıkılmıyordu; bir kahraman, son nefesine hazırlanıyordu. Olay yerinden hastaneye sevki sırasında yaşanan gecikme, onun bu topraklara olan son borcunu ödeme anını uzattı. Fakat İsmail Akkuş, hastane kapısından içeri adım attığında, adını tarihe altın harflerle yazdırarak şehitlik mertebesine erişmişti. O, Aydın’da, henüz 20 yaşındayken, davası uğruna canını feda eden ölümsüzler arasına katıldı.
“O, sadece 1960’ta doğup 1980’de şehit düşmedi. O, bir idealin ne pahasına olursa olsun savunulacağını gösteren, adanmışlığın ta kendisi olarak sonsuzluğa yürüdü.”