"Bir adamın dükkanı, onun kalesidir. Bir babanın yüreği ise, inancının en sağlam siperidir."
KİMLİK VE KADERİN YUVASI
O, sadece Alibeyköy’ün Kardolap Mahallesi'nde yaşayan, 55 yaşında vakur bir esnaftı. İstanbul’un karmaşasında, bakkal dükkanının ardında, ailesi için bir sığınak inşa etmişti. Adı Şükrü Bölükbaşı’ydı; ömrünü alın teriyle kazanmış, fakat ruhu asil bir duruşla, Türk Milliyetçiliği inancıyla yoğrulmuştu. Siyasette aktif bir nefer değildi belki, ama kökleri toprağa sıkıca tutunmuş bir çınar gibiydi; inancı sabitti. O, tehlikenin gölgesinde dahi, dükkanının tezgahını bir onur meclisi gibi yöneten vakarlı bir MHP’liydi.
ADANMIŞLIĞIN GÖLGESİNDEKİ OCAK
Şükrü Baba’nın yaşamı sadeydi, ancak oğulları Ahmet ve Orhan’ın yolu, keskin bir mücadelenin içinden geçiyordu. Onlar, Ülkücü davanın yılmaz neferleri, zorlu bir dönemin fedaileriydi. Tehlike, bu ocaktan hiç eksik olmadı; özellikle Orhan, defalarca saldırıya uğramış, adeta bir kılıç yarası gibi tehlikeyi kapılarının önünde taşıyan genç bir kahramandı. Baba Şükrü, sessiz duruşuyla, bakkalın öteki bölümünde manavlık yapan iki kahraman oğlunun sırtını dayadığı sarsılmaz kale olmuştu. Onların fedakarlığı, Şükrü Baba’nın yüreğindeki sönmez ateşti.
O KARANLIK NİSAN GÜNÜ: SON SİPER
Tarih, 07 Nisan 1980’i gösterdiğinde, İstanbul’un üzerinde bir ihanet gölgesi dolaşıyordu. Endüstri Meslek Lisesi’nin hemen karşısında, ekmek teknelerinin olduğu o mütevazı bakkal, kanlı bir baskının hedefi oldu. Silahlı, yüzleri maskelerle gizlenmiş iki erkek ve bir kızdan oluşan devrimci solcu-komünist militanlar, karanlık emelleriyle o kutsal mekana yürüdüler.
KAHRAMANIN DURUŞU VE AİLE ŞEHADETİ
Sessizliğin ve ticaretin mekanı olan o dükkan, bir anda kahramanlık destanının yazıldığı son siper haline geldi. 55 yaşındaki Şükrü Bölükbaşı, maskeli terörün karşısına çıktı. O, sadece dükkanını değil, inancının kalesini ve oğullarının hayatını savunuyordu.
Gözlerini karartmış militanlar, Baba ve iki oğlunu, Ahmet ve Orhan’ı, acımasızca kurşun yağmuruna tuttular. Şükrü Bölükbaşı, mücadele bayrağını yere düşürmemek adına, dükkanın içinde şehit düştü. O, inancına ve ailesine sadakatin en yüce örneğini sergileyerek o kutlu makama ulaştı.
Ancak bu kahramanlık burada bitmedi. Babalarıyla omuz omuza çarpışan Ahmet ve Orhan, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılsa da, kaderleri babalarıyla aynı oldu. O destansı günde, 07 Nisan 1980’de, üç can, üç nefer, üç kahraman, aynı kutsal dava uğruna, aynı gün şehadet mertebesine erişti. Bir baba, iki oğul; adanmışlıkları, kanlarıyla tarihin sayfalarına yazıldı.
"Onlar sadece kurşunlara değil, aynı inanç uğruna aynı gün can veren üç kahraman olarak tarihe mühürlendi. Neferler düştü, ancak Babanın sancağı asla yere inmedi."