"Vatan toprağının sadakati, 18 yıla sığdırılmış bir destansa, o destanın her satırı kanla yazılmıştır."
KİMLİĞİ VE BİR ADANMIŞLIĞIN GENÇLİĞİ
Kimi hayatlar uzun ömürlerle değil, kısa bir zamana sığdırdıkları büyük anlamlarla anılır. İşte Faruk Ferah, Eskişehir’in yiğit evladı, dört kardeşin davasına adanmış olanıydı. Henüz hayatının baharında, 18 yaşındaydı. Daha taze bir fidandı; Bahçelievler Lisesinden yeni mezun olmuştu. Ancak onun için okul bitmiş, asıl hayat mücadelesi başlamıştı. Çünkü Faruk Ferah’ın nezdinde meslek, diploma defterlerinde yazılmazdı; meslek, taşınan sancak, savunulan ülküydü.
Gençliğinin bütün enerjisini, bütün ışığını Ülkücü Harekete vakfetmişti. Okulun sadece bir öğrencisi değil, Bahçelievler Lisesinin kararlı başkanıydı. Sadece gençlik teşkilatının bir ferdi değil, Ülkücü Gençler Derneği (ÜGD) Esentepe mahallesinin sorumlusuydu. Hayatı, bir yürüyüşten diğerine, bir görevden diğerine koşarak geçmiş, her köşede hakkın sancağını yükseltmiştir.
SÖZÜN DEĞİL, UĞRUNA YATILAN ZİNDANIN İNSANI
O, sadece sözleriyle değil, ödediği bedellerle de davasına olan bağlılığını kanıtlamış bir kahramandı. Faruk Ferah, inandığı değerler uğruna zindanları bile göze almıştı. Karanlık dehlizlerdeki o çetin mücadelesi yeni bitmişti ki, kader onu cephenin tam ortasına çağırdı. Şehadetinden sadece dokuz gün evvel, demir kapıların ardından hürriyetine kavuşmuştu.
Çile dolu günlerin ardından yorulmak yerine, mücadelesine kaldığı yerden devam etti. Hayatı, zindandan çıkışından şehadete giden o kısa ve kutlu dokuz günlük yoldan ibaretti. Bu, onun, nefes aldığı her anı adanmışlığa çevirdiğinin en destansı kanıtıydı.
ESKİŞEHİR’DEKİ SON DİRENİŞ
05 Nisan 1980, Eskişehir için sıradan bir gün değildi; baskının ve zorbalığın meydan okuduğu karanlık bir gündü. Köprübaşı’nda toplanan devrimci solcu-komünist güruh, sadece yürüyüş yapmakla kalmıyor, Ülkücülerin kutsal saydığı ÜGD’nin olduğu caddede alenen gövde gösterisi yapmayı planlıyordu. Bu, bir çatışma davetiydi.
Ülkücü Gençler Derneği yetkilileri, sağduyu çağrısı yaparak Emniyet yetkilileriyle görüştüler; bu tahrik edici yürüyüşün güzergâhının değiştirilmesini talep ettiler. Ancak nafile. Sesleri duyulmadı. Gerekli önlemler alınmadı. Devletin sessiz kaldığı yerde, vatanın savunması omuzlara biner. O kahramanlar, geri adım atmak yerine, inançlarının kapısını bizzat kendi bedenleriyle korumaya karar verdiler.
KAPI ÖNÜNDE VERİLEN SON MÜCADELE
Olay anı geldiğinde, saldırgan güruh, kin ve nefretle ÜGD’nin önüne yığılmıştı. Faruk Ferah ve birkaç ülküdaşı, derneğin kapısından içeri girmek üzereydiler. Tam bu anda, provokasyon zirveye ulaştı. Yürüyüş kolundaki devrimciler, derneğin önündeki yiğitlere sataştılar ve ardından vahşi bir saldırıya geçtiler.
Daha da korkuncu, o gözü dönmüş katiller, o dönemin karanlık destekçisi POL-DER’li polislerin açık desteğini almanın küstah cesaretiyle hareket ediyorlardı. Çatışma başladı. Kızılların ellerinden çıkan silah sesleri havayı yırttı. Vuruldu. Faruk Ferah, davasının kapısı önünde, hain kurşunlarla yaralandı.
AYAKTA VERİLEN ŞEHADET
Düştüğü an, yenilgiyi kabul etmek anlamına gelirdi. Ama Faruk, kolay teslim olacak bir nefer değildi. Vücuduna isabet eden ateşe rağmen, o genç beden titredi ama yıkılmadı. Yaralıydı, kan kaybediyordu, ancak direndi ve bir süre daha ayakta kaldı. Bu, bir beden direnişinden öte, bir inancın, bir davanın çöküşü reddetmesiydi. O, son nefesine kadar dik duruşuyla zalime meydan okudu.
Nihayet, gücü kalmadı. Dayanamadı. 18 yaşındaki o fidan, davasının kapısında, Eskişehir’in kutsal toprağıyla kucaklaştı. Zindandan yeni çıkmış bir kahraman olarak, ülkücü şehitler kervanına adını altın harflerle yazdırdı. Faruk Ferah, toprağa düştüğünde, 05 Nisan 1980 tarihini, yalnızca bir ölüm değil, destansı bir direnişin son anı olarak tarihe mühürledi.
"Bazı insanlar ölmeyi değil, direnmeyi seçer. Faruk Ferah, yere düşmeden evvel göğe yükselmeyi başardı."