"Şahadetin yegâne sırrı, geri dönme ihtimali olmayan bir yola, tereddütsüzce çıkabilmektir."
KİMLİK VE MEMLEKETİN YEMİNİ
O, toprakla kurulan sarsılmaz bir bağın adresiydi. TÜRK MİLLİYETÇİSİ ve ÜLKÜCÜ ŞEHİT MEHMET CANITEZ. Kaderi ve yurdu aynı coğrafyada mühürlenmişti; doğduğu topraklar olan İZMİR, aynı zamanda onun ebediyete uğurlandığı yer olacaktı. Hayatı bir duruş, ölümü ise bir destan olan bu yiğit, 04 NİSAN 1980 günü, adını vatanın en onurlu sayfasına yazdırdı.
ADANMIŞLIĞIN YÜKÜ VE OCAK BAŞKANLIĞI
Mehmet Canıtez, sadece bir idealin peşinden koşan bir nefer değil, aynı zamanda hayatın en kutsal yüklerini omuzlayan bir babaydı. Evliydi ve geride, sarsılmaz inancının mirasını taşıyacak olan 3 çocuk bıraktı. Ancak onun kalbi sadece ailesi için değil, aynı zamanda milleti için atıyordu. O, millet davasının en zorlu cephesinde yer almış, hem İzmir Hatay Ülkü Ocakları Başkanlığı görevini üstlenerek gençlere yol göstermiş hem de İzmir MHP Konak İlçe yönetiminde görevli olarak fırtınalı dönemin direniş kalesi olmuştu. Mesleği ne olursa olsun, onun asıl mesleği, ülküye adanmış bir kahraman olmaktı.
O KARANLIK SABAH
Her yiğit, mücadelesinin bedelini ödemek için sıradan bir güne uyanır. 04 NİSAN 1980 sabahı, saatler 07.45’i gösterirken, Mehmet Canıtez de evinden, her zamanki kararlılığıyla dışarı adım attı. O, işine gidecekti; fakat kapısının eşiği ile arabasının kapısı arasındaki o kısa mesafe, aslında bir ateş çemberi haline getirilmişti. Ülkesi için verdiği mücadele, peşine düşmanları takmış, kin ve nefret, karanlık bir pusu kurmuştu.
SON DİRENİŞ VE EBEDİYETE YÜRÜYÜŞ
Bu, bir veda değil, bir meydan okumaydı. Arabasına bineceği an, ülkücü duruşundan rahatsız olan, vatanın birliğini hedef alan devrimci solcu komünist militanlar, kalleşçe hazırladıkları pusuyu devreye soktu. Çapraz ateş, hiçbir onur kuralına uymayan bir saldırıydı.
Mehmet Canıtez, inancından zerre taviz vermediği için hedef alınmıştı. O, vatan sevdası için atılan kurşunlara göğsünü siper etti. Fedakarlığın ve cesaretin son anında, geriye dönme tereddüdü göstermeden, onurla durdu. Olay yerinde, idealinin sancağını asla düşürmeden, şehitlik makamına yükseldi. Bir ömür boyu süren adanmışlık, o karanlık dakikalarda ölümsüzleşti. Onun kanı, ülkü uğruna verilen yeminlerin mühürü oldu.
"Bazen bir hayatın sonu, binlerce yeni mücadelenin başlangıcı olur. O, geride üç yetim değil, üç fidan bıraktı; vatana adanmışlığın sarsılmaz yeminini."