"Kimi zaman en büyük cephe, karanlığın ortasında yanan bir ders lambasının aydınlığıdır. O ışık, teslimiyetin olmadığına dair bir yemindir."
KİMLİĞİ VE İDEALİNİN BAYRAĞI
O, sadece bir isim değildi; bir duruşun, adanmışlığın ve aziz bir davanın vücut bulmuş haliydi: Ülkücü Şehit Ali Akkaya. Yüreğinde taşıdığı sarsılmaz inanç, onu Türk Milliyetçiliğinin gözü pek neferlerinden biri yapmıştı. O, milletinin geleceğine olan bağlılığını, sadece sözle değil, ilimle de inşa etmeye ant içmişti.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okuyan bir öğrenciydi. Yani sadece toprağı değil, geleceği de yeşertmek için yola çıkmış bir fidan. Mesleği, henüz bir tohumdu, fakat ruhundaki kararlılık, tüm engelleri aşacak kadar büyüktü. Henüz hangi topraklardan geldiği bilinmese de, düştüğü topraklar onu ebediyen kahramanlaştırmıştır.
BAŞKENT’TEKİ DİRENİŞ VE ADANMIŞLIK
Takvimler 1980 yılının o kasvetli baharını gösterirken, Ankara, ideolojilerin keskin bir kavgaya dönüştüğü bir fırtınanın kalbiydi. Ali Akkaya, bu karmaşanın ortasında, sükûneti ve çözümü kitaplarında arıyordu. O, sokakların şiddetine karşı, aklın ve bilginin gücüyle direniyordu.
Bir öğrencinin en kutsal sığınağı olan evinde, geleceğin mücadelesine hazırlanıyordu. Gece çökmüş, dünya uykuya dalmıştı; ancak onun zihnindeki ışık hiç sönmemişti.
O KARANLIK GECE VE SON DERS
04 Nisan 1980’e bağlanan o uğursuz gecede, saatler 00:15’i gösteriyordu. Zamanın en derin anıydı. Ali Akkaya, muhtemelen, sabaha kavuşacak bir ülkü için, ders kitaplarının sayfalarında ter döküyordu. Onun mücadelesi kalemiydi, onun silahı bilgisiydi.
Ancak karanlık ve husumet, ışığın parladığı yeri daima hedef alır. Hainlik, yüzleşmek yerine pusu kurmayı seçti. Evinin dışından, alçakça ve kalleşçe bir saldırı başladı. Tarihin, "devrimci solcu-komünist militanlar" olarak kaydettiği karanlık eller, gencecik bir öğrencinin hayat ışığını söndürmek için ateş açtı.
EBEDİ MÜHÜR: 04 NİSAN 1980
O an, Ali Akkaya’nın elinde kalem vardı, ruhunda ise vatan aşkı. Kurşunlar, onun bedenine isabet ederken, aslında geleceğe dair umutlara, ilim ve irfanla yoğrulmuş ülküye sıkılmıştı.
O, mücadelesinden dönmediği, idealinden vazgeçmediği için hedef alındı. Karanlık, ancak evinde, ders çalışırken bile bir tehdit olarak görülen bu temiz yüreği susturmayı başaramadı. Ali Akkaya düştü, ama düşerken bile davasının ve milletinin geleceğinin kutsallığını bir kez daha kanıtladı. Ankara’nın soğuk gecesi, sadece bir şehidin değil, vazgeçilmez bir yeminin sesiyle yankılandı. O gece, Ali Akkaya, henüz bir öğrenciyken, şehadet mertebesine erişerek milletine son ve en büyük dersi verdi: Adanmışlık.
"Bazı hayatlar bir kitaptan daha kısadır; ama taşıdıkları anlam, tüm bir tarihi aydınlatır. Ali Akkaya, karanlığa karşı ilimle direnenlerin ebedi şehididir."