"Bazı hayatlar, karanlığın en koyu anında yakılan meşalelerdir. Onlar, sadece yaşamaz; duruşlarıyla, adlarıyla ve adanmışlıklarıyla destan yazarlar."
ATEŞE YAZILAN KİMLİK
Giresun'un Görele ilçesi, Çanakçı Nahiyesi topraklarında filizlenen bir çınar, Ömer Bayraktar. Ancak onun kaderi, Giresun'un yeşilini geride bırakıp İstanbul'un çelikten kalbine, mücadelenin tam ortasına düşmüştü. O, kuru bir isim, basit bir biyografi değildi; o, milleti için atan bir yüreğin, bir TÜRK MİLLİYETÇİSİ ÜLKÜCÜ ŞEHİDİN cisimleşmiş haliydi. Kimliğini, inancıyla mühürlemiş, mesleğini davasına siper etmişti.
MAVİ YAKALI MÜCADELE VE DÖRT NEFES
Ömer Bayraktar, demir bilekli, alın teriyle geçinen bir işçiydi. Otosan Fabrikası’nda çalışıyor, emeğiyle sadece ailesinin değil, ideallerinin de rızkını kazanıyordu. Ümraniye Yenisahra mahallesinde, mütevazı bir yuvada, 27 yıllık kısa ömrüne eşini ve dört fidanı sığdırmıştı. Dört evlat babası olmak, hayatın en büyük sorumluluğuydu; ancak onun sırtında taşıdığı yük sadece ailesi değildi. O, Ülkücü İşçiler Derneği'nin ve MİSK'in çelikten bir neferi olarak, fabrikaların, işçi haklarının ve ülkenin geleceği için amansız bir mücadele veriyordu. Ailesinin sıcaklığını bile bile, adanmışlık yolundan dönmedi.
KARANLIĞIN HÜKMÜ VE SON DURUŞ
Takvimler, 17 Mart 1978'i gösterdiğinde, İstanbul'un üzerindeki karanlık gölge daha da koyulaştı. O gün, Ömer Bayraktar ve dört ülküdaşı, devrimci komünist militanların kurduğu hain bir tuzağa yürüdüler. 1 Mayıs Mahallesi, zorbalığın ve haksızlığın hüküm sürdüğü bir arenaya dönüşmüştü. Beş kahraman, teslim alınmak istenirken, kendilerini sözde bir yargılama sisteminin, bir "halk mahkemesinin" karşısında buldular. Bu, hukukun değil, nefretin hükmettiği bir mizansendi. Ancak Ömer Bayraktar ve ülküdaşları, can pazarlığı yapmak yerine, inançlarının sarsılmaz gücüyle duruş sergilediler.
TAŞ OCAKLARINDA YÜKSELEN SES
Yargılama adı altındaki zulüm, insanlık dışı bir işkenceye dönüştü. İşkenceler ne kadar şiddetli olursa olsun, bu beş yiğidin davasından vazgeçmediği aşikardı. Onlar, ölümü göze almışlardı. Teslim olmamış ruhlar, İçerenköy taşocaklarına götürüldü. Bir işçinin, bir babanın, bir milliyetçinin yürüdüğü son yolculuktu bu. Zorbalığın hükmüyle, 17 Mart 1978 günü, beş ülküdaş birlikte infaz edilerek şehit düştüler. Taş ocaklarının soğuk zemininde dökülen her damla kan, sadece bir son değil; vatana ve inanca adanmışlığın en büyük yemini, en kutsal ispatıydı.
UNUTULMAYAN YEMİN VE DESTAN
Ömer Bayraktar'ın ve dört ülküdaşının bu feci fedakârlığı, tarihin derinliklerinde kaybolmadı. Yazar Alper Aksoy, yaşananları araştırarak romanlaştırdı ve bu destan, "Ümraniye içinde Vurdular Bizi" ismiyle ebediyete kazındı. Bu kitap, sadece bir olayı değil, 27 yaşındaki bir babanın, inandığı değerler uğruna geride bıraktığı dört yetimin ve bütün bir davanın onurunu anlatır. Onun şehadeti, kuru bir tarih kaydı değil; karanlığa karşı dik duruşun, işçinin bileğinde taşıdığı davanın ve asla unutulmayacak yeminlerin destanıdır.
"Onlar öldürülmediler, sadece bedenlerini bıraktılar. Çünkü büyük bir dava uğruna düşenler, ölümün gölgesini yenerek milletinin kalbinde ebedi birer sancağa dönüşürler."