“Bazı hayatlar kısa sürer, ama bir asrın vicdanına bedeldir.”
KİMLİĞİ: GİRESUN’DAN YÜKSELEN GENÇ NEFER
O, sadece bir isim değildi; kısa ömrüne büyük bir fedakârlığı sığdıran, Giresun’un Görele ilçesinden, Çanakçı Nahiyesi’nden kalkıp İstanbul’un çetin kavgasına gelmiş bir iman timsaliydi. Henüz 19 yaşındaydı. Gözleri yarına dair umutlarla dolu olması gereken bir fidan, omuzlarında ise bir yuvanın, bir milletin geleceğini taşıyordu. O, Şehit Salih Uluğ’du. İstanbul’un karmaşasında, Otosan Fabrikası’nda işçi olarak bileğinin gücüyle hayatını kazanıyor, alnının teriyle helal ekmeğini büyüttüğü küçük ailesine götürüyordu. Evliydi ve geride, henüz kokusuna doyamadığı küçücük bir evlat bırakıyordu.
İDEALLER VE ÇELİKLEŞMİŞ YÜREK
Salih Uluğ, sadece fabrikadaki bir işçi kartına sahip değildi; onun en büyük kimliği, Türk Milliyetçisi Ülkücü oluşuydu. O, MİSK ve Ülkücü İşçiler Derneği çatısı altında, emeğini ve yüreğini davasına adamış bir neferdi. Ümraniye Yenisahra mahallesindeki dar evinde, o dönemin çelikleşmiş iradesini barındırıyordu. O, eli nasırlı bir vatan sevdalısıydı; tehlikenin kol gezdiği o puslu yıllarda, davasının bayrağını en yüksekte tutmaya yemin etmişti.
FEDAKARLIĞIN ZİRVESİ: SON ARAMA
17 Mart 1978'e giden o karanlık günlerde, İstanbul’un sokakları adeta bir savaş alanıydı. Ve o gün, Salih Uluğ’un kaderini mühürleyen kahramanlık kararı verildi. İki gün önce, aynı idealin yolcusu olan ülküdaşları ve hemşehrileri kaybolmuştu. Karanlık, genç yiğitleri yutmuştu. Salih Uluğ, oturup beklemeyi, korkuyu tercih etmedi. Ailesinin sıcaklığını, kendi can güvenliğini bir kenara iterek, yoldaşlık yemininin gereğini yerine getirmek üzere sokaklara çıktı.
Bu, basit bir arama değil, bile bile fırtınanın ortasına yürümekti. Kalbi kayıpların acısıyla yanan bu yiğit, kendi canını hiçe sayarak tehlikenin içine atıldı. Ancak zalim eller, onu aradığı yolda yakaladı. Oda, kaybolan ülküdaşları gibi, zalim militanların kurduğu pusuya düştü.
ATEŞTEN GÖMLEK: O KARANLIK GÜN
Salih Uluğ, 1 Mayıs Mahallesi'nin karanlık dehlizlerinde, devrimci komünist militanların eline geçti. Ona ve diğer dört ülküdaşına kurulan şey, bir yargılama değil, bir zulüm tiyatrosuydu; 'sözde halk mahkemesi'. Tarihin utanç sayfalarına yazılacak bu sözde mahkemede, adaletin kırıntısı dahi yoktu.
İşkence, bu 19 yaşındaki babanın ve yoldaşlarının onurunu kırmaya çalıştı. Ancak Salih Uluğ’un duruşu, inancının sarsılmazlığını gösterdi. Acımasız işkencelere maruz kaldı; fiziksel bedeni hırpalansa da, onun çelikleşmiş ruhu ve davasına olan sadakati asla eğilmedi.
SON NEFES VE DESTANIN MÜHÜRÜ
Direnişin bedeli, kahramanlık yolculuğunun son durağı oldu. Salih Uluğ ve dört ülküdaşı, İstanbul’un İçerenköy taşocaklarında, gencecik yaşlarında infaz edilerek şehit edildiler. 17 Mart 1978, yalnızca bir tarih değil, bir yiğitliğin ölümsüzleştiği andı.
Henüz bir yuva kurmaya, evladını büyütmeye doyamamış, alın teriyle çalışan bu genç işçi, canını vatanın geleceği ve yoldaşlık onuru uğruna feda etti. Bu olay, yazar Alper AKSOY tarafından derinlemesine araştırılmış ve "Ümraniye İçinde Vurdular Bizi" ismiyle romanlaştırılarak, Şehit Salih Uluğ’un ve dava arkadaşlarının yaşadığı dram ve gösterdiği kahramanlık nesiller boyu sürecek bir destana dönüştürülmüştür. O, kendi hayatını değil, bir milletin vicdanını kurtarmıştır.
“O, artık sadece bir isim değil; 19 yaşında verdiği hayatla, tarihin en acı, en gerçek romanına yazılmış bir direniş destanıdır.”