"Bazı hayatlar, bir neslin ahdine mühürlenir. Onlar ki, son nefeste bile vatanın adını anar."
BİR MİLLETİN YÜREĞİNDE AÇAN ÇİÇEK
Tarih 17 Mart 1978’i gösterdiğinde, bu coğrafyanın karanlık dehlizlerinden yükselecek olan destansı bir fedakârlığın hikayesi yazılmaya başlandı. O, Giresun’un yiğit bir evladıydı. Giresun-Görele İlçesi’nin Çanakçı Nahiyesi’nde doğan Sinan Koca, Anadolu’nun ruhunu taşıyan, alın teriyle yoğrulmuş bir işçiydi. Ekmek parasını kazanmak için İstanbul’un çetin yollarına düşmüş, Ümraniye Yenisahra mahallesinde, inşaatların tozlu şantiyelerinde rızkının peyinde koşuyordu. Onun kimliği sadece kazma ve kürekle sınırlı değildi; o, Ülkücü İşçiler Derneği ve MİSK üyesi olarak, milletinin davasını yüreğinde taşıyan, yorulmak bilmez bir idealistti.
23 YILLIK ASİL BİR ÖMÜR VE YARIM KALAN MİRAS
Sinan Koca, takvimlerin durdurduğu o hazin günde henüz 23 yaşındaydı. Bir baba için, bir eş için yaşamın en verimli, en umut dolu anlarıydı bunlar. Omuzlarında bir yuvanın sorumluluğu vardı; evliydi ve üç çocuğunun geleceğini inşa etmekle yükümlüydü. Ancak bu trajik hikâyeyi en derinden vuran gerçek şuydu: Çocuklarından biri, henüz dünyaya gözlerini açalı sadece on gün olmuştu. 23 yaşındaki bir babanın, 10 günlük bir bebeğin masum kokusunu tam hissedemeden, ait olduğu davanın bedelini canıyla ödeyeceği o kader anı yaklaşıyordu. Onun adanmışlığı, ailesine duyduğu sevgi ile milletine duyduğu sonsuz bağlılık arasında bir köprü kurmuştu.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ
O meşum gün, Sinan Koca ve dört ülküdaşı, adaletin yerini kin ve nefretin aldığı bir pusuya düştü. 1 Mayıs Mahallesi’nde, devrimci komünist militanlar tarafından sözde bir "halk mahkemesi" kuruldu. Bu, vicdanların susturulduğu, hukukun ayaklar altına alındığı bir yargılama taklidiydi. Kahramanımız, bu sözde yargılamanın karşısında, inancının ve duruşunun gücüyle ayakta kalmaya mecbur bırakıldı. En acısı ve en kutsalı ise, bu karanlık sorgu odasına, kan bağı ve dava birliğiyle bağlı olduğu abisi Cevat Koca ile birlikte alınmış olmasıydı. Beş yiğit adam, haksızlığın tam ortasında, birbirlerine kenetlenerek zulmün çemberine girdiler.
İÇERENKÖY TAŞOCAKLARINDA SON DURUŞ
Vücutlarına yapılan işkenceler, ruhlarına işlenmeye çalışılan zillet, onların milli duruşunu eğmeye yetmedi. Onlar, bir davaya gönül vermenin en ağır bedelini ödemeye kararlıydılar. Yargılamanın ve işkencenin ardından gelen nihai karar, bir infaz emriydi. Beş ülküdaş, İstanbul’un İçerenköy taşocaklarına götürüldü. Burası, bir işçi babanın, bir millet sevdalısının son nefesini vereceği, adaletsizliğin sessizliğe gömüldüğü kanlı bir sahneye dönüştü.
17 Mart 1978’de, Sinan Koca, 23 yaşında, 10 günlük yavrusunu geride bırakarak, davasının yüksek sancağını o taşocaklarının ıssızlığına dikti. O gün, sadece bir genç şehit edilmedi; bir ailenin umudu, bir davanın çelik iradesi sonsuzluğa uğurlandı.
Yaşanan bu büyük zulüm ve kahramanlık, yazar Alper Aksoy tarafından titizlikle araştırılmış ve tarihe bir not düşülerek "Ümraniye İçinde Vurdular Bizi" ismiyle romanlaştırılarak nesillerin vicdanına emanet edilmiştir.
"O, 10 günlük yavrusunun kokusunu içine çekemeden şehadete yürüdü; ama o taşocakları, bir babanın adanmışlığıyla sonsuzluğa kazındı."