"Bazı ruhlar, alın terini adanmışlığın mühürlediği meydanlarda doğar. Onlar, ölümü değil, davanın sessizliğini yenerler."
YÜREĞİ İŞÇİ VE YURT SEVDALISI
O, büyük şehirlerin uğultusunda, alın teriyle yoğrulmuş bir destanın adıydı. Giresun'un Görele ilçesine bağlı Çanakçı Nahiyesi’nden kalkıp, İstanbul'un kalabalığına karışmış, ancak köklerinden gelen o güçlü imanı asla kaybetmemişti. Cevat Koca... Henüz 29 yaşındaydı. Bir yuvayı ayakta tutan baba, bir çocuğa umut olan eşti.
Otosan Fabrikası’nın çarkları arasında geçen her gün, onun davasına olan sadakatini perçinledi. Mesleği işçiydi; ancak ruhu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık aşkıyla yanıp tutuşan bir milliyetçiydi. Ümraniye Yenisahra mahallesindeki mütevazı hayatı, onu bir tarafa çekmeye çalışan karanlık ideolojilerin karşısında çelik gibi bir kalkan haline getirdi. O, sadece bir işçi değil, Ülkücü İşçiler Derneği'nin ve MİSK'in onurlu bir neferiydi. Omuzlarında sadece ailesinin yükünü değil, inandığı değerlerin ağır sorumluluğunu da taşıyordu.
SÖZÜN DEĞİL, DURUŞUN AĞIRLIĞI
Cevat Koca’nın hayatı, kuru bir biyografi değil, 1978 yılının ağır şartlarında verilmiş tavizsiz bir duruşun hikayesidir. O yıl, memleketin sokakları kanla boyanırken, o, ideallerini bir zırh gibi giymeyi seçti. Gözünü kırpmadan, inandığı ülkü yolunda yürüdü.
Onun için geriye çekilmek, davasına ihanet etmekti. Fedakârlık, hayatın sunduğu konforu değil, inanç uğruna bedel ödemeyi gerektiriyordu. Cevat Koca, bu bedeli ödemeye hazırdı.
ATEŞ ÇEMBERİNDE BEŞ YÜREK
17 Mart 1978, sadece bir takvim yaprağı değil, bir ihanet gününün başlangıcıydı. İstanbul, 1 Mayıs Mahallesi'nde devrimci komünist militanlar, adaletin adını kirleten, sözde bir "halk mahkemesi" kurmuştu. O gün, Cevat Koca dört ülküdaşıyla birlikte, inançları yüzünden esir alındı.
Ve kaderin en acımasız cilvesi, o dört ülküdaşının arasında, canından bir parça, öz kardeşi Sinan Koca da vardı. İki kardeş, aynı davanın neferi olarak, karanlık bir çemberin ortasında omuz omuza duruyordu.
Mahkeme dedikleri o alçak tiyatroda, ülküdaşlarımız sadece yargılanmakla kalmadı; saatlerce süren işkencelerle kahramanlıkları sınandı. Bedenleri acı çekse de, inançları ve duruşları zerre kadar eğilmedi. Onlar, zorbalığın karşısında teslim olmayı reddeden, sessiz bir direnişin timsali oldular.
TAŞ OCAKLARINDA YAKILAN MEŞALE
İşkenceler bittiğinde, zalimler son kararlarını verdi. Kahramanların son yolculuğu, İçerenköy'ün ıssız taş ocaklarına doğruydu. Bu yol, beş ülkü erinin şehadete yürüdüğü son caddeydi.
O anlar, ham metinlerde anlatılmaz, tarihin sessizliğine gömülür. Ancak o karanlık anda, Cevat Koca’nın yüzünde beliren kararlılık, tüm zulme meydan okuyan bir meşaleydi. O ve kardeşleri, birer kurşunla susturulmak istense de, attıkları son adım, fedakarlığın ve onurun ölümsüz bir kanıtı oldu.
Cevat Koca, 29 yaşında, evinden, çocuğundan ve eşinden uzakta, 17 Mart 1978 tarihinde şehit edildi. Onun ve ülküdaşlarının bu destansı mücadelesi, Alper Aksoy tarafından kaleme alınan, "Ümraniye İçinde Vurdular Bizi" eseriyle tarihin vicdanına kaydedildi. Bu kitap, sadece bir olayın kaydı değil; taş ocaklarında sönmeye direnen bir adanmışlığın feryadıdır.
Şehadeti kabul edenler, bedenin bittiği yerde davanın başladığını bilenlerdir. Onlar, tarihin taş ocaklarında sönmeyen birer yıldıza dönüşürler.