"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; yedi çocuğun umudu, çelik bir imanın ve mukaddes bir davanın uğruna feda edilir."
I. KİMLİĞİ VE BİR İMANIN DİRENCİ
O, Giresun’un çilekeş topraklarından, Görele’nin Çanakçı Nahiyesinden kopup gelmiş bir alperendi. Adı Bahri Bilgin’di. Fakat o, sadece bir isim değil; 17 Mart 1978 tarihinde İstanbul’un zifiri karanlığına bir meşale yakan, vakur bir ruhun simgesiydi. Onun kimliği, her şeyden önce “Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit” mührünü taşıyordu. O, 29 yıllık kısa ömrüne, memleket aşkını ve yedi çocuğa adanmış bir babanın sonsuz sorumluluğunu sığdırmıştı.
II. YEDİ UMUDUN BABASI VE MİSK SAVAŞÇISI
Bahri Bilgin, zorlu İstanbul şartlarında Yenisahra mahallesinin mütevazı bir sakiniydi. O, Otosan Fabrikası’nın çelik duvarları arasında, alın teriyle rızkını kazanan onurlu bir işçiydi. Elleri, sadece ailesi için değil, tüm mazlum işçilerin hakları için nasırlanmıştı; o, Ülkücü İşçiler Derneği ve MİSK saflarında adaleti savunan bir neferdi. Evli ve tam yedi evladın yuvasını sırtında taşıyan bu kahraman, ailesine duyduğu sevgi kadar, davasına da derin bir sadakatle bağlıydı. Onun mesaisi, sadece fabrikada bitmiyor; memleketin huzuru için verilen kutsal mücadelede devam ediyordu.
III. KARANLIĞIN KUŞATTIĞI GÜN
Takvimler o kara günü gösterdiğinde, İstanbul’un bir yakası kin ve nefretle bileniyordu. 1 Mayıs Mahallesi (Şimdiki Mustafa Kemal Mahallesi), ideolojik düşmanlığın kurduğu bir pusuya dönüşmüştü. O gün, Bahri Bilgin ve dört ülküdaşı, inançlarından dönmemenin bedelini ödemeye çağrıldı. Gözleri kapalı, yürekleri imanla dolu bu beş yiğit, zalimlerin kurduğu bir "sözde halk mahkemesi" önünde durdu. Bu, bir yargılama değil, mukaddes bir duruşun son perdesiydi.
IV. SÖZDE MAHKEME VE EBEDİ DİRENİŞ
Beş ülkücü, sadece inançlarından dolayı, devrimci komünist militanların zulmüyle karşı karşıya kaldı. Onlar, kuru bir hükmü dinlemek yerine, zulmün tam ortasında bile milli duruşlarından asla taviz vermediler. İşkencenin en vahşi biçimlerine maruz kaldılar; ancak her acı, onların davasına olan bağlılığını çelikleştiren bir yemin oldu. Bahri Bilgin, yedi çocuğunun yüzünü, ülkülerinin sarsılmazlığını ve vatanın haysiyetini düşünerek, o zulme karşı metanetle direndi. Bilinçli bir tercih ile, geride bıraktığı sıcak yuvasının yerine, davasının soğuk ve çetin yolunu seçti.
V. İÇERENKÖY TAŞOCAKLARINDA ŞEHADET
Sözde mahkeme, sözde yargılama sona erdiğinde, beş kahraman, İçerenköy’ün ıssız taşocaklarına götürüldü. Burası, onların son merhalesi, şehadetin mühürlendiği yerdi. Zalimlerin ellerinde infaz edilerek fiziki varlığı son bulduğunda, 29 yaşındaki işçi Bahri Bilgin, sadece yedi çocuğun babası değil, aynı zamanda Türk Milliyetçiliği davasının ölümsüz bir sembolü haline geldi.
Olay, yazar Alper Aksoy’un kalemiyle tarihe not düşüldü ve "Ümraniye İçinde Vurdular Bizi" ismiyle bir destana dönüştü. Onun fedakarlığı, sadece bir ölüm değil; zulme boyun eğmeyen bir neslin onur mücadelesi oldu.
"İşçinin alın teriyle, babanın duasıyla ve bir ülkücü’nün son nefesiyle yazılan o destan; sadece bir tarih değil, nesiller boyu sürecek bir anddır."