"Bazı hayatlar kaleme alınmaz; onlar, yalnızca cesaretin zirveye çıktığı o tek bir saniyede, kaderin defterine kanla yazılır."
KİMLİĞİ VE SARIKAMIŞ’IN YEMİNİ
1960 yılının soğuk rüzgârları altında, Kars’ın efsanevi toprağı Sarıkamış’ta doğdu. Daha gözlerini açtığı anda, vatanın zorlu kışına tanıklık eden bir coğrafyanın ruhunu taşıdı. O, sadece bir birey değildi; duruşu, kimliğiydi. Abdurrahman Alatürk, bir Türk Milliyetçisi Ülkücü olarak, adını yazdıracağı destanın ilk satırlarını henüz gençliğinde kalbine kazımıştı. Onun mesleği, belki de bu uğurda vereceği yemin ve tuttuğu neferlikti.
İSTANBUL’DAKİ İDEOLOJİK SINAĞI
Takvimler 1979 yılını gösterdiğinde, ülkenin üzerine çöken karanlık bulutlar İstanbul’u da sarmıştı. Abdurrahman, inancından zerre taviz vermediği için hedef seçildi. Devrimci komünistler, ülküdaşımızı zorla alıkoyarak, seslerin kaybolduğu, duvarların buz kestiği bir inşaat alanına götürdüler. Niyetleri belliydi: Onu sorguya çekmek, duruşunu kırmak ve sonunda yok etmek. O inşaat, sadece beton ve demirden ibaret bir yapı değil, inancın ateşe atıldığı bir infaz odasıydı.
ÜÇÜNCÜ KATTAN GELEN HAYKIRIŞ
Katlar tırmandırıldı ve Abdurrahman, yüksekliğin ve tehdidin kesiştiği üçüncü katta tutuldu. Ölüm niyeti üzerlerine çökmüşken, önünde iki seçenek vardı: Ya teslim olup kendi inançlarını inkâr edecek, ya da canını ortaya koyarak onurunu kurtaracaktı. Bir Ülkücü için eğilmek yok oluş demekti.
O an, Abdurrahman Alatürk teslimiyeti reddetti. Esaretin ve infazın soğuk nefesini ensesinde hissederken, bedenini ölüme değil, özgürlüğe doğru fırlattı. Ölmek üzere olduğu yerden kaçmak için, üçüncü katın eşiğinde durdu ve bir destan yazarcasına aşağı atladı! Bu atlayış, sadece bir kaçış değil, cellatlarına karşı yapılmış en büyük itiraz, en yüksek sesli haykırıştı.
ŞEHADETİ VE ETERNAL DÖNÜŞ
Bu kahramanca direnişin bedeli ağır oldu. Toprağa çakılan yiğit, ağır yaralar almıştı, ancak ruhu hâlâ dimdikti.
Mayıs 1979’da, yaralı ve yorgun bedenini sürükleyerek Sarıkamış’taki ata yurduna geri döndü. Kalan aylar, onun için bir iyileşme süreci değil, kahramanlığının ağır bedelini ödediği acılı bir bekleyiş dönemiydi. Ta ki 16 Mart 1980’e dek. Abdurrahman Alatürk, İstanbul’da aldığı o ölümcül yaraların ardından, Sarıkamış’ta, doğduğu topraklarda son nefesini verdi. O, bir çatışmada değil, inancını teslim etmemek için gösterdiği o tek, büyük cesaret eyleminin bedeli olarak şehit düştü. Yaraları onu hayattan kopardı, ancak fedakârlığı onu ölümsüz kıldı.
"O, karanlığa doğru düşerken bile, geride kalanlara eğilmemenin gökyüzünden daha değerli olduğunu gösterdi."