"Yürekler ki, çelikten daha sağlamdır; onlar ki, inandıkları uğruna kendi kaderlerini yazmıştır."
BİR YÜREĞİN ADI: MUSA DURAK
O, sadece bir isim değildi; inancının çelikten yontulmuş bir sembolüydü. Türk Milliyetçisi Ülkücü Şehit Musa Durak. Onun hayatı, bir dönemin zorlu koşullarında, bir davanın onurunu taşımakla geçti. Adanmışlığının kaynağını bilemeyiz, doğduğu topraklar dahi kayıtlarımızda eksiktir; ancak onun duruşu, hangi coğrafyada yetiştiğini bilmesek de, ruhunun Anadolu’nun en derin köklerinden beslendiğini fısıldar. O, MTA’da çalışarak, milletinin yer altı zenginliklerini ortaya çıkarma mücadelesinde bir neferdi. Bir bürokrasi memuru değil, milletinin geleceğine hizmet eden kutsal bir işçisiydi.
ADANMIŞLIĞIN VAKFESİ: DİYARBAKIR
Takvimler 16 MART 1980’i gösteriyordu. Tarihin en çetin sınavlarından birini verdiği bu karanlık dönemde, Diyarbakır gibi bir merkezde vazife alması, onun sıradan bir hayatı değil, adanmışlığı seçtiğini ispatlar. Musa Durak, 1980’in kanlı karmaşasına inançla, vakurla ve dimdik bir duruşla karşı koyan yüz binlerce adsız kahramandan biriydi. O, vazifesini MTA çatısı altında yaparken, ruhunun sükûnetini ve gücünü maneviyattan alıyordu.
SON VAKİT, ULU CAMİ YOLU
O kader gününde, Musa Durak, sıradan bir dünya işi peşinde değildi. Yüreğinin çağrısına uyarak, ruhunu dinlendirmek, inancını tazelemek için yola çıktı. Ulu Cami’ye, Diyarbakır’ın kadim mabedine, namaz kılma niyetiyle yürüyordu. Bu yürüyüş, sadece fiziksel bir mesafe kat etmek değil, ruhun huzura doğru attığı en samimi adımdı. Bir ibadetin temizliğiyle arınmak isterken, kahramanlığın en yüce mertebesine doğru ilerlediğinden habersizdi.
ALÇAKÇA BİR PUSU VE EBEDİYET
Musa Durak, hayatının en saf anında, Allah’ın evinin eşiğinde bekliyordu. Ancak onu bekleyen sadece manevi huzur değildi. Kimliğini bir utanç örtüsü gibi yüzüne geren, yüzü atkı ile örtülü bir devrimci solcu-komünist militan, karanlık bir gölge gibi pusu kurmuştu. O militan, ne bir savaşın ortasında, ne de bir çatışmanın en şiddetli anında saldırdı; tam aksine, Camiinin kapısında, en savunmasız, en inançlı olduğu anda, sinsi bir kurşunla vurdu.
İmanına doğru uzanan el, bir ihanet kurşunuyla durduruldu. Musa Durak, 16 Mart 1980 günü, Diyarbakır’ın Ulu Cami kapısında, inancının saflığı uğruna Şehadet mertebesine erişti. Bu suikast, sadece bir cana kıymak değil; bir milletin inancına ve adanmışlığına sıkılmış alçak bir kurşundu. O, ne geri çekildi ne de davasından döndü; son nefesini verdiği o kutsal eşik, onun fedakarlığının ve kahramanlığının ebedi anıtı oldu.
"O, bir duvarın ardında değil, yüreğinin huzurunda şehit düştü. Musa Durak, Diyarbakır’ın taşlarına vatanın sarsılmaz yeminini kazıyan sessiz destandır."