"Bazı ruhlar, on yedi yıllık ömrüne yüz yıllık bir mücadeleyi sığdırır. O, yanlışın karanlığından süzülüp, doğru bildiği ülkü uğruna bedenini siper edenlerdendi. Yaşar Doğan’ın hikayesi, bir gencin vicdan muhasebesinin destanıdır."
KİMLİĞİ VE BİR GENÇLİK DRAMI
Tarih 16 Mart 1980’i gösterdiğinde, Ankara’nın soğuk caddeleri, adını tarihe yazdıracak bir şehidin son nefesine tanıklık edecekti. O, henüz hayatının baharındaydı; 1963 doğumlu, Çorum’un Alaca ilçesinden kopup gelmiş, Ankara Ulubey-Taşocağı mahallesinde yaşayan bir ÖĞRENCİ idi. Adı, Yaşar Doğan’dı.
Onun hikayesi, karanlık bir gölgeyle başladı. Henüz hayatın acımasız gerçeklerini tam olarak idrak edememişken, kandırılmanın ve zorbalığın gölgesinde, devlet ve millet düşmanı kanun dışı bir örgütün tuzağına düşmüştü. Bu örgüt, Marksist-Leninist propagandayla genç zihinleri zehirlemeyi hedefliyordu.
RUHTAKİ DÖNÜŞÜM VE YEMİN
Fakat Yaşar’ın ruhu, Anadolu’nun derinlerinden gelen bir vicdanla örülüydü. Marksist ideolojinin buzlu duvarları arasında nefes alırken, genç yüreği her geçen gün kendini bir vatan haini olarak lanetliyordu. Buhrandan sonra gelen aydınlanma anında, toprağın sesi, vicdanın fısıltısı, ona gerçek yurdunu hatırlattı: Türk-İslam Ülküsü!
Yaşar Doğan, karanlık bataklıktan çıkışını bir kurtuluş olarak görüyordu. Bu kararlı dönüş, sırtını döndüğü hain şebekenin öfkesini üzerine çekti. O, artık Marksizme ihanet etmişti; oysa Yaşar, yalnızca kendisine, milletine ve mukaddes değerlerine sadık kalmayı seçmişti. Bu duruşu, onun hayatının en büyük kahramanlık eylemi oldu.
KAHRAMANIN NOTLARI: VİCDANIN SESİ
Bu dönüşün bedeli, zulüm oldu. Örgüt militanları, ilk seferde onu kaçırıp hunharca dövdüler; Yaşar, canını ancak bir tesadüf eseri kurtarabildi. İkinci denemede, bacağından kurşunlandı; uzun süren bir hastane tedavisiyle hayata tutundu. Fakat o, her saldırıda daha da çelikleşti; geri dönmek yerine, inancına daha sıkı sarıldı.
Şehadetinden sonra ailesinin bulduğu o kutsal HATIRA DEFTERİ, onun sadece bir öğrenci değil, aynı zamanda bir fikir savaşçısı olduğunu kanıtladı. Yaşar Doğan, bu deftere kendi manifestosunu, vicdanının sesini yazmıştı:
> “Milliyetçiler, TÜRKLÜĞÜ ve İslâmı savunuyorlar. Ben de bir TÜRK ve Müslüman olduğuma göre Vatan hainlerinin arasında ne işim var? Bu Ülküyü paylaştığım için ben de faşistim ha? Hayır hayır olamaz.”
O, vatan hainlerinin dayattığı yaftalara karşı çıkıyor, Milliyetçiliğin gerçek tanımını haykırıyordu: Vatanı, milleti, bayrağı, devleti kendi canından üstün tutmak!
> “Milliyetçiler faşist olamaz! Aksine vatanı, milleti, bayrağı, devleti kendi canlarından üstün tutarlar. Bu yüzden faşizme de komünizme de, her çeşit emperyalizme de karşıdırlar.”
Yaşar, Mustafa Kemal Atatürk’ün komünizmin ezilmesi gerektiği yönündeki emrini hatırlatarak, kendi üzerine düşen görevi perçinliyordu. Genç yaşta taşıdığı bu ağır sorumluluk bilinci, onu ölümsüzleştirecek son kararına ulaştırdı:
ÜÇ KEZ DİRENİŞ, SON NEFES
Yaşar Doğan, o günkü notlarını bir kahramanlık yeminiyle bitiriyordu: "Devletimize ve milletimize yapılan saldılara karşı duracağız. Ölmek mi? O mukadder akibettir. Onu da göze alıyoruz."
Bu yemin satırlarını yazdıktan sadece iki gün sonra, alçaklığın pençesi dördüncü kez uzandı. Bir Türk çocuğunun aydınlanmasını, vicdanının sesini ve ülküye olan adanmışlığını hazmedemeyen hainler, onun üzerine kararlılıkla yürüdüğü son adımı engellemek için tetiğe bastılar.
O karanlık gün, 17 yaşındaki bir fidan daha hunharca katledildi. Ancak Yaşar Doğan, son nefesinde dahi yiğitliğini ve imanını gösterdi. Ruhu teslim ederken, dudaklarından Kelime-i Şehadet dökülüyor ve son duası yankılanıyordu:
“Allah vatanımızı, milletimizi, devletimizi, bayrağımızı korusun.”
"Yaşar Doğan, on yedi yaşında bir fidanın, karanlıktan ışığa dönüşünün, vicdanına sadakatinin ve ‘mukadder akibeti’ göze alarak yazdığı destanın adıdır. Onun son duası, davasının ebediyen sürecek nefesidir."