"Hürriyet zincirlense de, bir ülkücünün yüreği prangaya vurulamaz. O, son nefesinde bile bayrağının bekçisiydi."
KİMLİĞİ VE İLK SAVAŞI
Hasan Hüseyin Akbaş, Kahramanmaraş’ın çetin topraklarında, Elbistan’ın Maraba (Çatova) Köyü’nde yaktı ilk ışığını. Henüz 27 yaşındaydı ama ömrü, bir destanı yaşayacak kadar vatan sevdasıyla doluydu. O, sadece Kahramanmaraş Eğitim Enstitüsü’nde okuyan bir öğrenci değildi; o, cepheden dönmüş, Kıbrıs’ın tuzlu rüzgârını tatmış bir gaziydi. Düşman kurşununun tadını bilen, çelikten bir iradeye sahipti. Onun varlığı, ülkücü kimliğinin ve Türk milliyetçiliğine olan sarsılmaz adanmışlığının bir nişanesiydi.
ZİNDAN DUVARLARINDA YÜKSELEN İRADE
Fakat vatanın içindeki fırtınalar, dış cephedeki kadar şiddetliydi. 1978 yılında, dönemin CHP İktidarı döneminde, kurulan düzmece bir tuzakla, POL-DER’li polislerin eliyle “ETKO davası” adı altında Adana zindanlarına atıldı. Yüklenen suçlamalar ne olursa olsun, ülküdaşları arasında o, davasının Başkomutanı olarak anılıyordu. Hasan Hüseyin Akbaş, tutsaklığı dahi bir direniş cephesine dönüştüren, Adana Cezaevi’nin soğuk dehlizlerinde, imanın ve kararlılığın timsali olarak kaldı.
SON SAVAŞ: ADANA ZİNDANINDA KAHRAMANLIK
15 Mart 1980… Bu tarih, bir yiğidin canını vatanın davasına adadığı o karanlık günü mühürledi. O gün, Adana Cezaevi’nde, komünist mahkumlar kalabalık bir grupla ve cezaevi görevlileriyle iş birliği yaparak, ülkücü koğuşuna karşı alçakça bir baskın ve tuzak hazırladı.
Hasan Hüseyin Akbaş, Abdurrahman Kılıç ile birlikte, bu haysiyetsiz saldırı karşısında geri çekilmeyi veya teslim olmayı aklından dahi geçirmedi. Onlar, sayıları katbekat fazla olan düşmana karşı, sadece bilekleri ve yürekleriyle direndiler. Bu, bir idealin, zindan duvarları arasında verilen son müdafaasıydı. Onlar, göğüs göğüse, insanlık onurunun son kalesi oldular. Bıçakların ve şişlerin hunharca darbeleriyle, ancak kalabalık bir alçak ordusu, bu iki kahramanı yere yıkabildi. Hasan Hüseyin Akbaş, 27 yaşında, Adana zindanında, davasına ve inandığı ülküye sadakatin en yüce bedelini ödeyerek şehit oldu.
DESTANIN SON PERDESİ
Hasan Hüseyin Akbaş’ın nâşı, doğduğu topraklara, Kahramanmaraş-Elbistan’a bir bayrak gibi sarılıp emanet edildi. Ancak bu destan, tek bir fedakârlıkla bitmedi. Sanki kader, bu ailenin adanmışlığını mühürlemek ister gibi, bu büyük kaybın üzerinden yalnızca iki ay geçtikten sonra, onun kardeşi de aynı kutlu davanın şehidi oldu. Onların hikâyesi, bir ailenin vatan için ödediği en ağır bedelin kanla yazılmış imzasıdır.
"Onların kanı, zindan duvarlarında yazılan bir yemin oldu: Vatan, ne içeride ne de dışarıda, zalimlere asla teslim edilmeyecektir."