"Bazı insanlar yirmi iki yıl yaşar; bazıları ise yirmi iki yılda bir davanın ölümsüz kahramanı olur."
KİMLİĞİ VE BİR YİĞİDİN YÜKSELİŞİ
Anadolu’nun kadim direniş ruhu, Gaziantep’in Nizip ilçesine bağlı Batak Köyü’nün bereketli topraklarında 1958 yılında Abdurrahman Kılıç adında bir fidana can verdi. O, henüz hayatının baharında, 22 yaşında genç bir ülkü neferiydi. Dört kardeşten biri olmanın ötesinde, inandığı değerlerin ve Türk milliyetçiliğinin sarsılmaz bir temsilcisiydi. Henüz mesleği ile adını tarihe kazıma fırsatı bulamadan, kısa ömrünü adanmışlıkla doldurdu; zira o, sadece yaşamak için değil, uğruna ölünecek bir inanç için nefes alıyordu.
ADANMIŞLIĞIN BEDELİ: ZİNDAN GÜNLERİ
1979 yılı, genç Abdurrahman’ın hayatında dönüm noktası oldu. Gaziantep’te yaşanan bir olayın, ağır bir cinayetin gölgesi üzerine düştü. Suçlandı, tutuklandı ve ideallerinin bedelini, Adana Cezaevi’nin soğuk ve karanlık duvarları arasında ödemeye mahkûm edildi. O günlerde cezaevleri, vatanseverlerin imtihan yeriydi; zindan, Abdurrahman için davadan vazgeçme durağı değil, çelikleşme ve kararlılığını bileme alanıydı. O, dört duvar arasında bile davasının onurunu taşıyan bir meşaleydi.
O KARANLIK GÜN VE İHANET
Tarih 15 Mart 1980’i gösterdiğinde, Adana Cezaevi’nin koridorlarında alçak bir planın gölgesi gezinmekteydi. Bu sadece düşmanların değil, aynı zamanda görevi adaleti korumak olan cezaevi görevlilerinin de dâhil olduğu karanlık bir komploydu. Komünist mahkûmlar, sayıca kalabalık bir grupla, tarihe kara bir leke olarak geçecek bir tuzak kurmuşlardı. Hedef, ülkücü mahkûmların bulunduğu koğuş ve orada yatan vatan sevdalılarıydı. Bu, önceden hazırlanmış, kalleşçe bir baskının başlangıcıydı.
SON DİRENİŞ VE GÖĞÜS GÖĞÜSE SAVAŞ
Koğuşa baskın düzenlendiğinde, 22 yaşındaki Abdurrahman Kılıç’ın önünde iki seçenek vardı: Ya sinip hayatını kurtarmaya çalışacaktı ya da inancının kalesini son nefesine kadar koruyacaktı. O, ikinci yolu, yiğitlik yolunu seçti. Yanında, ruh kardeşi ve ülküdaşı olan Hasan Hüseyin Akbaş vardı. İki aslan, sayıca üstün, bıçak ve şişlerle kuşanmış kalabalığın üzerine yürüdü.
Bu, bir teslimiyet anı değil, göğüs göğüse verilen destansı bir onur mücadelesiydi. Abdurrahman Kılıç ve ülküdaşı, davanın sancağını yere düşürmemek için insanüstü bir direnç gösterdiler. Baskıncıların sayısı ne kadar çok olursa olsun, onların kalplerindeki iman, Adana zindanının duvarlarında yankılanan bir gürleyişe dönüştü. Ne var ki, alçakça saldırı ve kullanılan kesici aletlerin acımasız darbeleri, iki yiğidi nihayet yere yıkabildi.
EBEDİYET YOLCULUĞU
15 Mart 1980, Abdurrahman Kılıç’ın dünya hayatından ayrıldığı, ama isminin sonsuzluğa yazıldığı gündü. O, zindanların ihanetine ve düşmanın kahpeliğine karşı göğsünü siper ederek şehadet mertebesine ulaştı. Hasan Hüseyin Akbaş ile birlikte düşmana geçit vermemek için son nefeslerini verdiler.
Abdurrahman Kılıç’ın son yolculuğu, doğduğu topraklara doğruydu. Naaşı, yıllar önce Batak Köyü’nde yeşeren bu yiğit fidanın köklerine, Gaziantep’in kutsal toprağına, ebedi bir emanet olarak teslim edildi. O, sadece 22 yıllık hayatında, kahramanlığın ve adanmışlığın en yüksek dersini vermişti.
"Adı, cesaretin ve vazgeçmeyişin unutulmaz bir yemini olarak, sonsuza dek vatan toprağında yankılanacaktır."