"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir ideale yemin edilir ve o yemin, kanla mühürlenir."
KUTSAL YEMİNİN İKİ KANADI
Adı, ülkücü bir duruşun ve şifanın eşsiz birleşimiydi: ALİ NADİR HAYTA. Mersin’in yetiştirdiği bu yiğit, hem bedene hem de ruha dokunan ender bir insandı. Mesleği gereği hekimdi, doktorluğun kutsal yeminine bağlıydı; elleri acıyı dindirmek, yaraları sarmak için uzanıyordu. Ancak yüreğinde taşıdığı inanç, onu sadece hastalarına değil, tüm milletine karşı sorumlu kılıyordu. O, karanlık günlerde umudu yeşerten, hem şifa dağıtan bir nefer hem de davasının yılmaz bir savunucusu olarak anılacaktı.
MERSİN'İN DİRENİŞ MEŞALESİ
Ali Nadir Hayta, beyaz önlüğünün ardında, geleceğe adanmış bir liderlik ruhu taşıyordu. Mersin İl Başkanlığı görevini üstlenmiş, gençliğin geleceğe millî bilinçle hazırlanması için ömrünü adamıştı. Onun gayreti sadece idari bir görev değildi; o, şehirdeki ülkücü hareketin atan nabzı, gençlerin sığındığı bir çınar, direnişin sönmeyen meşalesiydi. Verdiği her emek, ülkesinin yarınları için atılan cesur bir adımdı. O, bir lider olarak sadece yol göstermedi; bizzat zorlukların önüne dikildi.
ŞİFA VE CESARET GÜNÜ: 14 MART
Takvimler 14 Mart 1980’i gösteriyordu. Bu tarih, tüm hekimler için mesleki gururun doruk noktası, Tıp Bayramı’ydı. Dr. Ali Nadir Hayta, o sabah, Atatürk Anıtı önünde, şanla bağlı olduğu mesleğini onurlandırmak için bulunuyordu. Sanki hayatının iki büyük sevdasına aynı anda veda eder gibi, önce vatana olan bağlılığını gösterdi, ardından da şifa dağıtan elleriyle geri döndü. Zira, bir hekimin görevi bitmezdi; gün kutsal olsa bile, kapısını çalan hastalar bekliyordu.
MUAYENEHANEDEKİ SON VAZİFE
Saat 10.45’i gösterdiğinde, Dr. Ali Nadir Hayta, İastiklal Caddesi’ndeki muayenehanesindeydi. Bu, onun mabediydi, şifanın ve güvenliğin sığınağıydı. En savunmasız, en insancıl anında yakalandı: bir hastasını muayene ederken. O anda, sadece bir doktor olarak vazifesini yerine getiriyordu. Fakat karanlık ideolojinin temsilcileri, iki komünist militan, bu kutsal mekanı kana bulamak için içeri girdiler.
Ali Nadir Hayta, o an ne bir lider, ne bir başkan; sadece şifa dağıtan, yardım eden bir insandı. Ancak hain eller, onun hekim kimliğine değil, taşıdığı bayrağa ve temsil ettiği ideale nişan almıştı. Vatan sevdasıyla çarpan o yürek, müdahale ettiği hastanın yanında, alçak kurşunlarla susturuldu. O, bir meydanda değil, görev başında; bir cephede değil, hizmet ettiği hastasının yanı başında, 14 Mart’ın o mukaddes sabahında ebediyete yürüdü. Ali Nadir Hayta’nın şehadeti, sadece bir can kaybı değil; vatanın bağımsızlığı ve hürriyeti uğruna verilmiş destansı bir yeminin son damlası oldu.
"O, şifanın mabedinde vatanın son nefesini verdi. Çünkü Ali Nadir Hayta’nın mührü, sadece bir liderin değil, adanmış bir hekimin de, ebedi bir şehidin de mührüydü."