“Bazı adanmışlıklar, bir milletin kalbine ateş düşürerek tarihe kazınır. Mustafa Erol’un son nefesi, o ateşi sonsuza dek harlayan bir yemindir.”
KİMLİĞİ VE İLK NEFES
Giresun’un yiğit beldesi Tirebolu’da filizlenen bir inançtı o. O, sadece bir isim değildi; o, damarlarında taşıdığı ruhu, en yüce değer olarak gören bir Türk Milliyetçisiydi. Kimliği bir meslekten önce, ruhunun duruşunu haykırırdı: ÜLKÜCÜ ŞEHİT MUSTAFA EROL. Alın teri ve cesaretle yoğrulmuş bir ömrün kahramanlık destanını yazmak için İstanbul’a doğru yola çıkmıştı.
İSTANBUL’A TAŞINAN YÜREK
O bir İşçiydi. Bilek gücüyle hayatını kazanan, emeğiyle yurdunu seven, ülkü uğruna verdiği mücadeleyi bir an bile aklından çıkarmayan bir neferdi. Ekmek davası onu Zeytinburnu, Veliefendi mahallesine yerleştirmiş, günlerini ise Çapa’da yükselen Adana Erkek Öğrenci Yurdunun çetin inşaatında geçiriyordu. O, sadece binaların değil, geleceğin de temellerini atan bir emekçiydi; inşaatın harcına alın terini katarken, gönlünde de ülkü davasının sarsılmaz kalesini inşa ediyordu.
YATAĞINDAKİ SON NÖBET
Yurtlar, ülkenin kaderini omuzlayan gençlerin sığınağıydı. 01 Mart 1977 sabahına kadar... D yatakhanesi, yurdun 3. katında, ülkücülerin geceyi beklediği ve davasına olan sadakatlerini paylaştığı kutsal bir mekân haline gelmişti. Bilmiyorlardı ki o gece, uyku sadece bir dinlenme değil, sonsuzluğa atılan son bir adım olacaktı.
KAHPE SALDIRI VE YÜCELİŞ
Tarih, o karanlık şafağı asla unutmayacaktır. Henüz tan ağarmamıştı; saatler 06.00’yı gösterirken, alçaklık yurda sızdı. Dışarıdan gelen devrimci-komünist militanlar, içerideki ihanet çemberinin yardımıyla, sessizliğin ve uykunun koruduğu yurda giriş yaptılar. Gayeleri belliydi: Düşünceyi, inancı ve geleceği yok etmek.
Gürültüyle açılan yatakhanenin kapısı, uyuyan ülkücülerin üzerine atılan kahpece bir bombanın sesiyle yerini dehşete bıraktı. O an, o dar alanda çığlık, kan, parçalanma ve alevler birbirine karıştı. Orada, pusu kurulan yatakhanede, kendini dışarı atmaya çalışan yiğitler oldu.
Ancak İşçi Mustafa Erol atamadı. Vücudu, hainliğin ve kalleşliğin hedefi olmuştu; paramparça edilmişti. O, ne bir kurşun sesi ne de bir kavgada düşmedi; en savunmasız anında, yatağında uyurken, kutsal bildiği davanın tam ortasında şehit oldu. 01 Mart 1977’de, İstanbul’un soğuk bir sabahında, yatağı onun son mevzisi, şehadeti ise sarsılmaz inancının mührü oldu.
“Mustafa Erol’un bedeni o gün orada parçalandı; ama ruhu, adanmışlığın ve fedakârlığın destansı bir anıtı olarak milletin vicdanında ebediyete yükseldi.”