"Bazı hayatlar bir kitaptan ibaret değildir; onlar, adanmışlığın kanla mühürlendiği destanlardır."
İLK YEMİN VE ALIN YAZISI
Ülkücü Şehit Yusuf İsmailoğlu, 1937 yılında Trabzon’un Sürmene topraklarında dünyaya gözlerini açtı. Kaderi, çocukluğunu geçirdiği Erzincan’da sınandı. Bir deprem, babasını ondan aldı ve küçük Yusuf, hayatın sarsıntısıyla erkenden çelikleşmek zorunda kaldı. Annesi ve kardeşiyle ata yurduna dönse de, gönlünde taşıdığı ilim ve vatan sevdası onu İstanbul’a, ilmin kalbine çağırdı. İstanbul Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu. O yıllar, onun davasına ilk yeminini ettiği, MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) çatısı altında ruhunu ateşlediği yıllardı. 1966’da kurduğu yuva, bu zorlu yolculukta sığınağı oldu; askerde öğretmenlik yaparak milletine hizmet etme onurunu yaşadı.
ADANMIŞLIK YOLU VE YÜRÜYEN KÜTÜPHANE
Yusuf İsmailoğlu, sadece bir aksiyon adamı değil, aynı zamanda bilgiyi sırtında taşıyan bir bilgedeydi. Çok okur, çok yerler gezerdi; zekâsı ve kültürüyle ülküdaşlarına ışık tutardı. Bu derinliği sayesinde ona "Yürüyen Kütüphane" lakabı takılmıştı. Bu birikim, onun gelecekteki en büyük misyonuna hazırlıktı: Gurbet ellerde vatanın kalesini kurmak.
GURBETTEKİ KUTSAL VAZİFE
1968 yılı geldiğinde, Yusuf İsmailoğlu kutsal bir görevin "öncübaşısı" olarak Almanya yoluna düştü. O, gurbet diyarlarını vatanın uzayan kolu yapmakla görevliydi. Necati Uygur ile omuz omuza bir kardeşlik ve dava ittifakı kurarak, Türk Milliyetçiliğinin Avrupa’daki sesi olan Almanya Türk Federasyonu'nu organize ettiler. Yıllar boyu süren bu adanmışlık, binlerce gönül erinin sancağı oldu.
SON KARAR VE ÖLÜME MEYDAN OKUYUŞ
1980 darbesinin ardından ülkenin üzerine çöken karanlık, binlerce ülkücüyü zorlu bir kaçışa itti. Almanya’daki bu kale, kaçak davasına sahip çıkanların tek limanı oldu. Yusuf İsmailoğlu, sığınmacılara kol kanat gerdi, onlara yuva oldu. Bu mert duruş, onu şer odaklarının en büyük hedefi haline getirdi. Tehlike çemberi daralırken, ülküdaşları bir bir şehadet şerbetini içiyordu.
O, son yoldaşının, Necati Uygur’un şehadetinden sonra, kaderini değiştiremeyeceğini biliyordu. Hamile olan eşini, doğumu vatan topraklarında yapsın diye Trabzon’a gönderdi. İşte o zorlu vedanın ardından, Yusuf İsmailoğlu, çelikten bir kararlılıkla bekleyen sonuna yürüdü. Eşine son sözü, bir vasiyet ve bir kehanetti: "Sıra bendedir."
KANIN TOPRAĞA KARIŞTIĞI AN
27 Şubat 1980 (veya 1981) günü, kahramanlık basit bir taksi yolculuğunda mühürlendi. Dört çocuğunun (üç erkek, bir kız) babası, o gün taksisine binen katiller tarafından şehrin dışına, bir orman kenarına götürüldü. Bir suikast silahının soğuk namlusu, 6,35 mm’lik kurşunlarla "Yürüyen Kütüphane"nin sesini susturdu.
O an, Trabzon’da dünyaya gözlerini açan yeni doğan kızının yüzünü görmeden, kanı gurbet ellerin toprağına karıştı. Hastaneye kaldırılsa da, adanmışlık yolculuğu tamamlanmıştı. Ömrünü Türk Milliyetçiliğine adamış bu büyük dava adamı şehit düştü. Cenazesi vatanına, Trabzon’a gönderildi ve mahşeri bir kalabalıkla ebediyete uğurlandı. Yusuf İsmailoğlu, gurbet ellerde düşmüş bir fedakârlık abidesi olarak tarihe adını yazdırdı.
"O, gurbet ellerde düştü ama cenazesi vatanın kalbine, Trabzon’a döndü. Mahşeri bir kalabalıkla ebediyete uğurlananlar, sadece toprakla değil, milletin vicdanıyla yaşar ve destan olurlar."